sebnemferah

Monday, September 11, 2006

Rock makamından 10. yıl marşı

Rock makamından 10. yıl marşı


Şebnem Ferah ile Mor ve Ötesi müzikte, Radikal de medyada onuncu yılını devirdi. Kutlama günlerini not edin: 13 Eylül'de İstanbul Kuruçeşme Arena'da, 22 Eylül'de Ankara ODTÜ'de...





MELİKE KARAKARTAL

Dile kolay, tam 10 yıl... Radikal çıkalı, Mor ve Ötesi ilk albümü 'Şehir'i, Şebnem Ferah ise 'Türkçe rock olur mu?' denilen bir dönemde ilk albümü 'Kadın'ı çıkaralı o kadar zaman geçti. Bu yıl üçü de 10 yaşında. Yıldönümlerini birlikte kutlayacaklar: 13 Ağustos'ta İstanbul Kuruçeşme Arena'da, 22 Ağustos'ta da Ankara ODTÜ'de harika birer konserle: Şebnem Ferah ile Mor ve Ötesi bir arada; her dakika rastlanır durum değil.
Son 10 yılınızı değerlendirecek olursanız, ilk aklınıza gelenler neler?
Kerem Kabadayı: Beş albüm, 10 yılı gayet güzel özetliyor diyebilirim. Bu süre içinde hayatlarımızdaki değişiklikler de müziğimize ve sözlerimize yansıdı. Albümlerimizi kronolojik olarak takip edince hangi aşamalardan geçmiş olduğumuz görülüyor. Yine albümler üzerinden, grubun bütün müzik ya da eğlence endüstrisi içerisinde bulunduğu noktanın da nereden nereye evirildiği takip edilebilir diye düşünüyorum. Tabii bu 10 yılı özetlemek kolay değil, neticede karşı taraftan görünen manzara bizim gördüğümüz ve yaşadıklarımızdan çok daha farklı büyük ihtimalle. O yüzden en değerli kanıt olarak biz bu 10 yıl içinde beş tane albüm sunduk insanlara, oradan bir yaşam çizgisi çıkartmak dinleyicilere kalmış.
Bugüne kadar müzikal hayatınızda içinizde kalan, 'Neden yapmadık?' veya 'Keşke' dediğiniz bir durum oldu mu?
Kerem Kabadayı: Keşke demeye neden olacak bir şey yaşamadık. Hiçbir zaman bir noktaya gelip oradan geriye düşmedik; hem müzikal anlamda hem de grup açısından. Ortada bir sorun varsa her zaman onu çözerek ilerleme yoluna gittik, o yüzden de şimdi geriye dönüp bakınca 'Keşke' diyebileceğim tek şey 'Keşke biraz daha erken, daha iyi enstrümanlara ve daha iyi müzik üretim koşullarına ulaşabilmiş olsaydık' olabilir. Ama her şeyin bir zamanı, bir sıralaması var ve birçok konuda olduğu gibi müzik üretiminde de zamanın, koşulları ve müzisyeni olgunlaştırmasını da eklemek gerekiyor.
Şebnem Ferah: Kerem'in söylediklerine katılıyorum, dışarıdan görünen manzarayla içeride yaşananlar çok farklı olabiliyor. Bir önceki 10 yılda nasıl müzikle uğraşıyorduysam, müziği hayatımda bir şekilde çok önemsediğim bir noktaya koyduysam, bir sonraki 10 yıl da aslında onun devamı bence. Dışarıdan bakılınca belki daha büyük değişiklikler olmuş gibi gözüküyor ama içeriden bakıldığında hep bir önceki gelişme bir sonrakini tetikliyor. İstediğin koşullarda albüm yapabilmek, kendi içinden gelen müziği başkalarıyla paylaşabilecek hale gelebilmek, bunları arzu ettiğin koşullarda yapabilmek, yaptığın şarkıların başkalarının hayatına üç-beş dakikalığına katabildiği şeyleri görmek çok değerli. Hem insan olarak hem de müzikal anlamda bu 10 yıl, ondan önceki 10 yıldan farklı değil. Ancak yaptığımız işler biraz daha somut hale gelebildi, yani artık sadece müzik yaparak yaşayabildiğimiz, kendimize hayatlar kurabildiğimiz bir 10 yıldı bu.
Analogdan dijitale dönen bir dünyanın müzisyenleri oldunuz. 1996'da internetten haberimiz yokken, bugün MP3'ün müzik piyasasına verdiği zarardan bahsediyoruz. Sizin hayatınız nasıl değişti bu anlamda?
Şebnem Ferah: Bu benim saatlerce konuşabileceğim bir konu olur ama kısaca, teknolojiyle müziğin hep el ele yürüdüklerini düşünmüşümdür ama internet başka bir şey. Aynı zamanda sosyal yapıyı da yavaş yavaş değiştirebilen bir 'olay'. Müziğin; algılanış, değerlendiriliş biçimini, hayatımızda ne ifade ettiğine dair bildiğimiz her şeyi ufak ufak değiştirdiğini düşünüyorum. Ben hâlâ doğum gününde bir arkadaşıma CD alabilmeyi, o arkadaşımın CD'nin kartonetine bakabilmesi ihtimalini, fiziksel olarak CD'yi elimde tutabilmeyi ya da bir arkadaşın diğerine armağan olarak konser bileti alabilmesini seviyorum! İnternetle müzik birleştiği zaman olumsuz tarafları olduğu şüphesiz. Ama sadece olumsuzluklardan bahsetmek istemiyorum, algılayış biçimini değiştirdiğine, bir 10 yıl öncesine göre hakikaten çok farklı olduğuna eminim.
Bu süreç boyunca seyircinizde nasıl değişimler gözlemlediniz?
Burak Güven: Biz ilk konserlerimize gelen insanlarla birlikte büyüdük. Mor ve Ötesi'nin gerçek manada Türkiye'de kitleselleşmesi 'Dünya Yalan Söylüyor'la yaşandı. Daha önceki albümlerimizde müziğimize ilgi gösteren kesim bizim yaşıtımız ve daha sınırlı bir seyirciydi. Değişimi hissetmeye başladığımız zaman son üç-dört yıl oldu. Türkiye'de genç grupların çok daha fazla konser vermesi, rock müziğin eskisine göre daha fazla göz önünde olması, ana dalga tarafından benimsenmesi hatta desteklenmesi insanlarda da bir ilgi yarattı. Genel olarak konserlere gittiğimizde gördüğümüz şey gayet aydınlık, genç insanlar. Hatta o insanların çoğunlukta olacağı ve kuracağı bir Türkiye, sanki daha güzel bir Türkiye gibi hissettirir hep bana.
10 yıl önceye dönelim; kariyerinin başındaki Şebnem Ferah bugün Türkiye'nin en mühim rock müzisyenlerinden biri olacağını görse neler hissederdi?
Şebnem Ferah: Hayatımda hiç 'Ben bir gün şöyle yapacağım, 2003'te şunu yaşıyor olacağım' gibi planlar ya da kariyer hayalleri kurmazdım. O yaşlardayken müziği seviyordum, iyi şarkı söyleyebildiğimi, bunun insanların hoşuna gittiğini fark ettim, bunu hayatımın merkezine koymaya başladım. Ama bunlar çok düşünerek yaptığım şeyler değildi, koşullar kendiliğinden gelişti. Ama şunu itiraf edebilirim; 17-18 yaşlarında bir genç kızken ve rock gruplarında provalar yapıp şarkı söyler, kendi imkânlarımızla konserler düzenlemeye çalışırken, bir gün bu işi yaparak hayatımı yaşayabileceğimi, birçok insanın bu konserleri dinlemeye geleceğini söyleseler inanmakta zorlanabilirdim.
O günkü Türkiye'nin müzikal koşullarına baktığında bunları tahmin etmek gerçekten imkânsızdı. Yani hayal bile edemediğimiz şeylerdi.
Bu 10. yıl konseri için nasıl bir araya geldiniz?
Şebnem Ferah: Biz normal hayatlarımızda da görüşen ve bir arada olmaktan zevk alan insanlarız, sadece konserden konsere bir araya gelmiyoruz. Bazen kendi konserlerimizde birbirimizin sahnesini işgal ettiğimiz ve iyi vakit geçirdiğimiz oluyor! Bu konserde bunu resmileştirmiş olacağız. Zaten yapmaktan çok zevk aldığımız bir şey olduğu için gerçekten eğlenceli bir gece geçireceğimizi düşünüyorum.


Radikal'in 10. yılı için ne diyorlar?
BURAK GÜVEN: Radikal, çıktığından beri okuduğum bir gazete. Türkiye'deki medyaya genel olarak bakıldığı zaman iyi bir karneye sahip olduğunu düşünüyorum. Ben her şeye rağmen gelişerek ve daha da özgürleşerek devam etmesini istiyorum.
HARUN TEKİN: Benim de temennim aynı. Türkiye'nin en okunabilir gazeteleri arasında. Tüm yaklaşımlarında ne kadar adının anlamına yaklaşırsa o kadar iyi olacağını düşünüyorum.
KEREM KABADAYI: Ben açıkçası Radikal okuyucusu değilim. Ama etrafımda hep dönüp dolaşan bir gazete olduğu için bakıyorum. Ama durduğu yer kendimi özdeşleştirdiğim yer değil.
ŞEBNEM FERAH: Benim cevabım daha romantik olacak. Bazı şeylerle döneminizin tutması ve varlıklarından mutlu olmanız önemli. Benim için Radikal öyle, aynı dönemde varolduğumuz, doğumuna tanıklık ettiğimiz için...
KEREM ÖZYEĞEN: Radikal'in basında kaliteyi ve standartları yukarı çektiğini düşünüyorum. Nice 10 yıllara...


Her yıla bir şarkı


Şebnem Ferah Mor ve Ötesi-Bir Derdim Var, Skunk Anansie-Weak As I Am

Kerem Özyeğen Şebnem Ferah-Bu Aşk Fazla Sana, Soundgarden-Black Hole Sun

Burak Güven Serdar Ateşer-Tipsiz Parlamento, Björk-Bachelorette

Harun Tekin Demirhan Baylan-Anlamlı Hatalar, Jeff Buckley-Grace

Kerem Kabadayı Nine Inch Nails-Closer, Massive Attack-Angel

radikal kutlama

Mor ve Ötesi ile Şebnem Ferah, Radikal gazetesinin 10'uncu yılını kutlamak amacıyla iki büyük konser verecek

MELİS ALPHAN


Radikal gazetesi 10'uncu yılını Mor ve Ötesi-Şebnem Ferah konserleriyle kutluyor. Konserlerin ilki 13 Eylül'de Kuruçeşme Arena'da, ikincisi ise 22 Eylül'de ODTÜ'de gerçekleşecek.
Mor ve Ötesi elemanlarıyla Şebnem Ferah'ın dostluğunun tohumları, 2003'te beraber çıktıkları Fanta turnesinde atıldı. Sonra zaman zaman birbirlerinin konserlerinde misafir sanatçı olarak yer aldılar. Toplumsal konularla ilgili tavırlarını ortaya koyan bir grup olarak tanınan Mor ve Ötesi'nin aksine Şebnem Ferah fikirlerini kendine saklamayı tercih ediyor. Röportaj bitip teybi kapattığımda Mor ve Ötesi elemanları nefes almadan tezkere konusunu ve basının yaklaşımını tartışmaya girişirken Şebnem Ferah sessizce onları dinledi.

Mor ve Ötesi ile Şebnem Ferah birkaç yıl önce Fanta turnesine beraber çıkmıştı. İlişkiniz de bu turnede başladı, değil mi?
Harun Tekin: Birbirimizi önceden de tanıyorduk ama ilişkimiz bu turnede başladı. Sonrasında da "Dünya Yalan Söylüyor"un kayıtlarıyla beraber daha da yakınlaştık.
Kerem Özyeğen: Şebnem "Can Kırıkları" albümünde bir şarkısında gitar çalmama müsade etti. O da son iki albümümüzdeki "Yardım Et" ve "Küçük Sevgilim" şarkılarında bizi vokaliyle şereflendirdi.
Şebnem Ferah: Onlar stüdyodayken ben neredeyse her gün stüdyoya gidiyordum.

Çok mu ortak yönünüz var?
Şebnem F.: Çok ortak arkadaşımız var. Tanışmakta, daha doğrusu bugünkü gibi bir ilişki kurmakta gecikmemiz bizim hatamız aslında. En büyük ortak noktamız Hakan Gözübüyük. Mor ve Ötesi'nin de albümlerinin prodüktörlüğünü o yaptı. Ama bunlar zoraki olan şeyler değildir. Ben onlarla sohbet etmekten, müzik yaparlarken orada bulunmaktan zevk alıyorum.
Harun T.: Biz de Şebnem şarkı söylerken stüdyoda olduğumuzda cama bakıp kilitleniyoruz.

"Radikal kendimi yakın hissettiğim bir gazete"

Radikal okuyor musunuz?
Harun T.: Okuyoruz.

İdeolojik olarak fikirleriniz Radikal gazetesiyle örtüşüyor mu?
Harun T.: Türkiye'de kendimizi ifade edemediğimiz çok fazla zaman ve yer var. Radikal gazetesi için konser verme konusunda çok daha rahatız. Türkiye'de gruplarının ve sanatçıların sponsor, mekan ve etkinlik eleme şansına sahip olduğu günlerde yaşamıyoruz. Bu yolu seçerseniz gerçekten evde oturmanız gerekir. Bu sonuçta kafamıza uyan bir etkinlik.
Şebnem F.: Radikal benim varlığından mutlu olduğum, kendimi daha yakın hissettiğim bir gazete.

"Bu festivaller artık iki ayrı kutup değil"

Mor ve Ötesi Barışarock'ta sahneye çıkıyor, Şebnem Ferah ise Rock'n Coke'ta. Şebnem Ferah'ın seçimi sizin için bir sorun mu?
Kerem Kabadayı: Bu ülkede şu anda aradaki ayrımın biraz ötesine geçip gençlerin kendilerini doğru ya da yanlış bir şekilde ifade etmelerine alan sağlayan her türlü şeyi biraz sahiplenmek gerekiyor. Artık Barışarock, Rock'n Coke ve Coca Cola'ya karşı düzenlenen bir festival olmanın çok ötesinde. Savaşa, şiddete, homofobi ya da cinsiyet ayrımcılığına karşı bir festival Barışarock. Bu festivalleri iki kutup olarak görmenin anlamı kalmadı.
Şebnem F.: Böyle iki ayrı festival söz konusu olduğunda bile ortak değere sahip olan şey müzik.

Mor ve Ötesi'nin aktivist bir grup olduğunu biliyoruz. Şebnem Ferah politikayla ilgileniyor mu?
Şebnem F.: Onların yaptığı kadar müziğime yansıtmayı tercih etmiyorum. Beni başka şeyler tetikliyor. Kimi konsantre olur ve "Ben şunları insanlarla paylaşmak istiyorum" diye karar verip ürünlerini bu doğrultuda ortaya çıkarır. Bir müzisyenin kafası, eli, kolu, gitarı, kalemi arasında bir koordinasyon oluyor. Bunun doğal dengesini bulduğunuzu düşünüyorsanız o dengeyi koruma taraftarıyım. Ben çok düşünerek yazan biri değilim. Bu işi daha doğal bir akışa bırakıyorum. Ama bunları birilerinin söylemesi hoşuma gidiyor. Hele güzel bir müzikle beraber söylüyorlarsa daha fazla ilgileniyorum.

Turneler sırasında Türkiye'nin birçok ilini dolaştınız. Hangi şehrin seyircisi sizi çok şaşırttı?
Kerem Ö.: İzmir.
Kerem K.: Eskişehir.
Şebnem F.: Beni bu yılki turnede en çok Konya şaşırttı.
Burak Güven: Konser salonlarını var eden çoğunlukla seyirci. Hiç beklemediğiniz bir şehirde müthiş şeyler yaşayabiliyorsunuz. İzmir, Ankara ve Eskişehir'deki konserler her zaman bir parça değişiktir.
Harun T.: Bolu'da bir düğün salonunda konser vermiştik. Soundcheck'te boş mekanı gördüğümüzde "Burada ne olur acaba?" diye düşünmüştük. Fakat mekan çok doldu ve orası bambaşka bir yere dönüştü.

Şebnem Ferah:
"Roger Waters konserinde ağladım"


Bu yıl İstanbul çok sayıda ünlü müzisyeni ağırladı. Bu sizin adınıza da heyecan verici bir durum olmalı. Gittiğiniz en güzel konser hangisiydi?
Kerem Ö.: Roger Waters.
Burak G.: Roger Waters ve Elbow konserleri çok iyiydi.
Harun T.: Bence de Elbow ve üç yıl önce gelen Notwist.
Kerem K.: Echo&the Bunnymen ve Paul Weller.
Şebnem F.: Roger Waters ve Whitesnake. Roger Waters'da üç parça boyunca ağladım. Roger Waters konseri sadece konser değil, başka bir şeydi. Tüylerim diken diken oldu. Whitesnake çocukluğumun idolü olan gruplardan biri olduğu için o konserde de çok farklı bir heyecan hissettim. "İlk üç şarkıcını say" deseniz David Coverdale bunlardan biridir.

senfoni ferahlıgı....

Müzik kariyerinde 10'uncu yılını kutlayan Şebnem Ferah, rock topluluğunu senfoni orkestrasıyla buluşturdu. Açıkhava'daki göz kamaştırıcı şovda, siyahlara bürünmüş kemancılar da, çıplak bedenine frak geçirmiş gitaristler de aynı şarkıları çaldı

Murat Beşer - İstanbul

Türk rock müziğinin Mona Lisa'sı Şebnem Ferah, bir senfoni orkestrası eşliğinde konser vermeyi uzun zamandır hayal ediyordu. İmrendiği baba rock toplulukları için bu âdettendi. Nitekim Şebnem'in hayalleri önceki akşam gerçek oldu.
Açıkhava sahnesi göz kamaştırıcı bir şovun habercisi olarak, tıpkı eski bir Deep Purple konseri gibi boydan boya kırmızı kadifeyle kapatılmıştı.
Konser alanını merdiven boşluklarına kadar hıncahınç dolduran kalabalığın galeyan çığlıkları arasında ağır ağır aralanan perdenin arkasındaki tablo ihtişamlıydı. 45 kişilik bir senfoni orkestrası, sol köşede 16 kişilik koro ve onların önüne kurulmuş bir rock topluluğu. Ön ortada ise dumanlar arasında bir siluet halinde seçilen Şebnem.
Kısa bir orkestral girişten sonra çalınan ilk dört şarkı son albümden; "Okyanus", "Can Kırıkları", "Çakıl Taşları" ve "Delgeç". Tüm heyecanına rağmen kalabalığı avucunun içine alacak kudreti gösteriyor Şebnem. Şarkı aralarında 'kısa cümleler kuruyor'; seyirci diyaloglarına girme teşebbüslerinde, ne dese kutsal kelam olarak algılanıyor.

Aydemir Akbaş duruşu!
Alışılmış gotik görüntüsünün dışında, abartılı bir kreasyonu ve makyajı var bu akşam. Cayır cayır parlayan, dar yekpare elbise onu oldukça zorluyor; kalçalarını sürekli geride tutmak zorunda oluşu yetmişli yılların Aydemir Akbaş duruşunu, Björk'ten ödünç alınmış saç modeli ise meşhur ağaçkakan Woody Woodpecker'ı anımsatıyor. Şebnem bu akşam biraz uzaylı, biraz masalsı, biraz da önünde kendisine üfleyen pervanesi ile çizgi filmlerden fırlamış gibi.
Orkestra üyeleri arzulu; çıplak bedenine kuyruklu frakını geçirmiş, altında deri pantolonu ile gitarcı Metin Türkcan, gecenin yüksek puan toplayanlarından.
Sahnedekiler, eski günlerin canlandırılması adına biraz abartılı. Sadece buruşuk şilebezinden beyaz gömleği ve pantolonu ile şef Orhan Şallıel gündelik yaşamın içinden geliyor.

Senfoni ikinci planda kaldı
Uzun zamandır çalmadıkları "Ay" şarkısında aralara kısa kısa senfoni girip çıkıyor. Senfoni orkestrası ile rock topluluğunun ilişkisi, bize son yıllarda sıkça fetva edilen 'birlikte bir arada yaşama' misali. Birbirlerine çok yaklaşmıyorlar. Kısa temaslar, dokunup çekilmeler görülüyor orkestranın mevcudiyetinde. Sorun Şebnem'in şarkılarının doğasında değil, orkestranın ikinci planda tutularak şarkıların içsel karakterine uydurulmaya çalışılmasında. Çok yerde orkestra üyeleri birer konu mankeni gibi; görüntüsü sesinden fazla yer kaplıyor. Arkadaki koronun varlığı biraz daha yakından hissediliyor, çünkü sahnenin bu kısmı Şebnem'e sürekli arkadan payanda oluyor.
"Ben Şarkımı Söylerken", "Mayın Tarlası" ve "Çocukken Sahip Olduğum Kırmızı Rugan Ayakkabılar" coşkuyu artırırken, Şebnem her fırsatta elbisesinden yakınıyor, arada seyircilerle diyaloğu ihmal etmiyor.
30 dakikayı bulan aranın ardından ikinci perde 'Sigara' ile açılıyor. Yüksek tezahürata delikanlı kız ıslığıyla karşılık veren Şebnem aslına rücu ediyor.
Buket Doran'ın bası ile Aykan İlkan'ın davulunun uyumlu yürüyüşü üzerine kurulu "Bugün" bittiğinde 10. yılını kendisiyle birlikte kutlayan herkese teşekkür ediyor Şebnem. Seyircinin komplimanlarına ise Gülben Ergen pozu ile karşılık veriyor gülümseyerek.
"Oyunun Sonu", davulcu tarafından ayakta çalınırken, sıkıntısı artan Şebnem 'Hay bir daha elbise giyenin!' demekten alamıyor kendini. En çok tezahürat yapılan şarkılardan "'Yağmurlar"ı sahne önüne çıkılmış podyuma gelerek söylüyor.

O artık bir pop yıldızı
Sözleri Sezen Aksu'ya ait "Deli Kızım Uyan", yumuşatılarak icra edilirken, "Yeniden Doğup Gelsem"den sonraki "Fırtına"da müzisyenler fırtınaya kapılmışçasına yer değiştiriyor sahnede. Nihayet son albümün kapanış şarkısı "Hoşça kal". Bitirmek için daha uygunu olamazdı.
Böyle unutulmaz bir gece bis yapılmadan bırakılır mı? Önce sürekli yalvarırcasına istenen "Vazgeçtim Dünyadan", sonra da konfeti yağmuru altında "Bu Aşk Fazla Sana"yı seslendiriyor Açıkhava'yı dolduran kalabalıkla birlikte.
Vedasını "Sana Bilmediğin Bir Şey Söyleyemem" ile yaparken, bir pop yıldızı mertebesine yükseldiğini, halkın noterliğinde toplumsal bir kontratla teminat altına alıyor Şebnem.

Aşkın ve zarafetin senfonisi...

Avea Açıkhava Konserleri, kuşkusuz bu yazın en eğlenceli konserleri oldu. İlginç düetler, senfonik denemeler ve hatta müzikallerden seçmeler, Açıkhava'yı ikinci adres haline getirdi. Ben de önceki gece sanırım hayatımın en güzel konserlerinden birini izledim. Şebnem Ferah'ın, Orhan Şallıel yönetimindeki Senfoni Orkestrası ile verdiği konser uzun süre belleğimden silinmeyecek! Her konserde, takdir-i ilahi sayesinde yanıma, önüme veya arkama, günün anlam ve önemine uygun birileri düşüyor... Bu konserde arkamda Aylin Aslım vardı. Konserden önce biraz konuştuk. "Korkuyorum, eğer bu senfonik konser başarısız olursa, derinden sarsılacağım" dedim. Aylin'in cevabı netti: "Şebnem, çalışkan kızdır; en iyisini yapmıştır!" Işıklar kararıp, perde açıldığında karşımızda gümüş renkli kıyafeti ve punk tadındaki topuzuyla Şebnem duruyordu. Tüm haşmetiyle Senfoni Orkestrası, yaklaşık yirmi kişiden oluşan vokal grubu ve tabii ki Şebo'nun orkestrası, tek tek gecenin kodlarını çözmeye başladılar. Şebnem bu kıyafeti ile biraz Björk'e benzemişti. Kıyafet güzeldi ancak, biraz hareket zorluğu yaşatıyordu güzelimize...

GÖZLERİMİZ DOLU DOLU
'Can Kırıkları'nın daha ilk notalarında senfoni ve Şebnem'in grubunun harmonisi kulaklarımızdan kalbimize; oradan da tüylerimize aktı! Tüyler diken diken ve anın yoğunluğundan gözlerimiz dolu dolu oldu... Bir yandan şarkılara onunla vokal yaparken, zaman zaman da susup 5 bin kişilik vokal grubunun sesini dinledim. Dersine iyi hazırlanmış olan sadece senfoni ve Şebnem değildi; izlemeye gelen 5 bin kişi de tüm şarkıları nota atlamadan çığlık çığlığa söylüyordu! O havayı anlatmaya kelime bulamadığım gibi; herhangi bir kameranın da o anın kokusunu, ışığını veya dokusunu kaydedebileceğini sanmıyorum.

BİZİMKİ TOPLU AYİNDİ!
Bizimki galiba toplu bir ayindi... Şebnem, şarkı aralarında çok konuşmadı. Neredeyse tüm şarkılarını söyledi. Ama aklımda an çok 'Sil Baştan', 'Vazgeçtim Dünyadan', 'Can Kırıkları' ve 'Hoşça kal'ın senfonik versiyonları kaldı. Konserin ortalarına doğru kendimi iyice koyverdim! Kafa sallamaktan bitap düşmüş haldeyken Şebnem ile göz göze geldik. Bana elini uzattı. Fotoğraflarda bu anın görüntüsünü görünce sevinçten kalbim duruyordu... (Tüm görgüsüzlüğümle bastım köşeme; evime ve gazetede masama da koyacağım!) Konser sonrası kuliste sıkı sıkı sarıldı bana. Şaşırdım; çünkü onunla ilk ve son kez geçen yılki Kuruçeşme konserinde karşılaşmıştık. "Enerjimi yukarılara çektin, bugünkü yazında 'hadi Şebo dağıt bizi' demiştin? Nasıl dağıldın mı?" dedi. Sesim kısık olduğu için bir tıslama sesi çıkarabildim. Boynum da sallanmaktan tutulduğu için 'evet' şeklinde başımı da sallayamadım. Gözlerimin parıldamasından anladı sanırım ne hisettiğimi... Bir tek Şebnem değil; gözleri parlayarak Açıkhava'yı terk eden 5 bin kişi de ne demek istediğimi anlamıştır

Monday, August 14, 2006

Kraliçe Bu Yılda Rock'n Coke Ana Sahnesinde

Hezarfen Havaalanı
2 Eylül 2006







ŞEBNEM FERAH - Türkiye
Geçtiğimiz yıl Rock’n Coke sahnesinin en çok konuşulan performanslarından birine imza atan Şebnem Ferah, kendine özgü ses rengi ve yorumuyla festival kapsamında bir kez daha büyülü çığlığını Hezarfen’le paylaşacak.

Şebnem Ferah gitar ve klavye ile çocukluğunda tanıştı. Türkiye’deki müzikseverlerin adını sıklıkla duyacağı grubu Volvox’u kurduğunda henüz 16 yaşındaydı. Daha sonra İstanbul’a yerleşen Ferah ve grubu Volvox başarılı performansları sayesinde sayısı artmaya başlayan rock kulüplerinde bir çok gelişmede beraberinde geldi. Volvox’un dağılmasının ardından Şebnem Ferah solo kariyerine yöneldi.

1996 yılında Kadın adlı albümünü piyasaya sürdü. İskender Paydaş, Tarkan Gözübüyük ve Demir Demirkan gibi isimlerle birlikte çalıştığı albüm, içinde barındırdığı yeniliklerle ve neredeyse tamamı Şebnem Ferah’a ait olan söz ve müziklerle büyük bir başarı yakaladı. En çok satan listelerinde uzun süre üst sıralarda kalan albüm aynı zamanda rock müzikseverler için vazgeçilmez bir klasik haline geldi. Kadın albümünün çıkışından sonra onbinlerce kişinin katılımıyla gerçekleştirdiği turnesi ile Ferah ülkemizin en sevilen şarkıcıları arasına girdi.

1999 yılında yayınlanan Artık Kısa Cümleler Kuruyorum ve 2001 yılında yayınlanan Perdeler albümleri ile kariyerinde emin adımlarla ilerleyen Şebnem Ferah, 2003 tarihli Kelimeler Yetse albümüyle tutarlı çizgisini koruduğunu ve rock müzik dünyasında farklı ve özel bir konumda yer aldığını ispatlamış oldu. Şebnem Ferah hayranları tarafından sabırsızlıkla beklenen ve kariyerinin bu güne kadar en iyi albümü olarak nitelendirdiği son albümü Can Kırıkları ile Türk rock müziğinin en güçlü isimlerinden biri olduğunu bir kez daha ispatladı.

Gerek kendine özgü ses rengi, gerekse unutulmaz sahne performansı ile Şebnem Ferah yeni ve eski unutulmaz şarkılarıyla Rock’n Coke sahnesinde hayranları ile buluşacak.

Harbiye Açık Hava Konserleri

sebnem ferah
3/8/2006 - Harbiye Açık Hava Konserleri




Şebnem Ferah & Senfoni Orkestrsı
15 Ağustos

Yer: Harbiye Açık Hava Tiyatrosu

Saat: 21:00

Bu konserde sanatçıya , yıllardır birlikte çalıştığı Ozan Tügen , Metin Türkcan ,Aykan İlkan , Buket Doran , Ceren Tügen'in yanısıra Orhan Şallıel yönetiminde 45 kişilik Senfoni orkestrası ve Devlet Operası'ndan 16 kişilik koro eşlik edecektir.

Sunday, July 02, 2006

şebodan haberler

temmuz ayı sebo haberleri

Blue Jean bu sayısında sebonun ütü baskısını veriyor
[URL=http://img190.imageshack.us/my.php?image=image15nj.jpg][IMG]http://img190.imageshack.us/img190/654/image15nj.th.jpg[/IMG][/URL]

Rolling Stone - sebonun 1 sayfa röportajı bulunuyor yakında röportajın devamı burda olacaktır...

Friday, June 30, 2006

nostalji..

Uzun cümle kurmak yok!
İLK albümü "Kadın" ile çıkış yapan Şebnem Ferah, "Artık Kısa Cümleler Kuruyorum" isimli ikinci albümü ile tekrar gündemde.

İki buçuk yıl aradan sonra çıkarttığı ikinci albümü ile farklı bir bakış açısı ortaya koyan Şebnem Ferah, İskender Paydaş, Demir Demirkan ve Tarkan Gözübüyük ile çalıştı. On şarkıdan dokuzunun sözleri de kendisine ait. Genç sanatçı son çalışmasıyla ilgili olarak şunları söylüyor: "Konuşmak bana göre değil. Şarkılarım ile anlatıyorum.

Esin ÖVET

ille de içine etmek... Haşmet Babaoğlu...

2001

Bazen düşünüyorum da, galiba hak ettiğimizden fazlasını istiyoruz hayattan, ekonomiden, siyasetten...

Dünyadan, doğal çevreden talep ettiklerimizi gerçekten hak ediyor muyuz, bazen fena halde kuşkuya kapılıyorum...

"Çağdaş uygarlık düzeyinin nimetlerinden" yararlanmak konusundaki arzularımıza uygun davranıyor muyuz, bundan basbayağı kuşkuluyum...

Pikniğe gidince bütün çöpleri oracığa boca eden; akşam olunca boş naylon torbaları ormanın derinliklerine doğru esen rüzgâra emanet edip evin yolunu tutan kalabalıklar biz değil miyiz?

Dünyanın en güzel sahillerini, Marmara Denizi'ni "Moskof" mu gelip bataklığa çevirdi?

Devletin en tepesinde "frizbi" savaşı yapıp derin bir ekonomik krizi tetikleyen başkaları mıydı?

Sevgili Bekir Coşkun ne anlamlı ve hüzünlü bir dalgacılıkla anlattı dün Tuz Gölü'nün öyküsünü.

"Göl yanlarında değil, uzakta.

Uzakta olduğu için içine edemiyorlar.

Ne yaptılar?..

185 kilometrelik bir kanal açıp, Konya'nın kanalizasyonunu göle ulaştırdılar.

Kanalı açan DSİ."

Bekir Coşkun asıl ince (ama sosyal hayatımıza bakarsanız kereste kalınlığındaki) noktayı şöyle vurguluyordu:

"Çevresi sığ ve bataklık olduğu için, demek ki kıyısına villalar-lokantalar-mahalleler kurup, kanalizasyonlarını göle akıtmaları ya da içine girip işemeleri olanaksızdı.

Onlar da 185 kilometre kanal açtılar.

Çişlerini göle ulaştırdılar."


***
Bir akım var, diyor ki: Biz adam olmayız!
Bir başka akım da, diyor ki: Hayır, kompleksli olmayalım. Biz adamız!

Ben ve benim gibiler de, sanırım bu iki akım arasında cereyana kapılıp hasta oluyoruz...

Çünkü elimizde hem güzellikler, iyilikler, çalışıp çabalamalar var; hem de "ille de pisleyeceğim" inatları, vurdumduymazlıklar; kapıp da kaçmalar, antisosyal saygısızlıklar var. Hepsi bir arada!

Eh, böyle de olmuyor tabii!

Bekir Coşkun "Bu ilkellik değilse nedir?" diye soruyordu yazısının sonunda.

Hani "ilkel toplumların ilkel üyeleri" anlamındaysa, hayır!

Bu ilkellik değil!

Çünkü hiçbir ilkel toplumda içilen suya, yenilen yemeğe pislenmez...

Ancak ne yediğini ne içtiğini bilmeyen sözde modernlere has bir özelliktir bu!..

Sorunumuz da burada yatıyor: İlkel kalsaydık iyiydi, modern olsaydık da öyle!..

Ama iki arada bir derede, olmuyor işte!


DİNLERKEN


Perdeler açık olsun
"Dinlendim su içtim aktı dudaklarımdan/Her gün güneş doğar yeter ki açık olsun perdeler."

Kaç gündür gazeteye gelince Şebnem'in (Ferah) son albümünü diskçalarıma koyup dinlemeye geçiyorum!..

Nişantaşı'na has pus ve is çekip gidiyor penceremden; Şebnem'in saçları kadar dalgalı, uzun ve aydınlık bir güneş giriyor odama, masamın üstüne düşüyor...

(Bir yandan da aklıma 90'ların ilk yarısı geliyor: Ortaköy'deki Sis Bar geceleri...

Şebnem Ferah Volvox adlı grubun gitaristi, vokalisti, lideri... Nasıl kırılgan gözler ve aynı zamanda nasıl otoriter bir hal ve tavır!)

Doğru; "yeni" şeyler yok bu albümde; "Vay canına!" dedirten bir parça da yok! Ama su gibi akıp gidiyor... (Laf aramızda "Perdeler" adlı parçada Apocalyptica'nın olmasıyla olmaması da pek farketmemiş galiba!)

Bir de "Korkarak yaşıyorsan" adlı şarkı var ki... "Sonra dedim ki, söz ver kendine/Denizleri seviyorsan/Dalgaları da seveceksin/Uçmayı seviyorsan/Düşmeyi de bileceksin"

Teşekkürler Şebnem!

İşte İnönü'nün yeni entelektüel arkadaşı

İşte İnönü'nün yeni entelektüel arkadaşı
Erdal İnönü ile Şebnem Ferah birlikte kitap ve kaset imzaladılar

CHP'NİN Onursal Başkanı Erdal İnönü, "Anılar ve Düşünceler" ile "Fikirler ve Eylemler" adlı kitaplarını Ankara ADA Multi Media'da imzalarken, yanında da pop şarkıcısı Şebnem Ferah, "Artık Kısa Cümleler Kuruyorum" adlı albümünü imzalıyordu. İnönü'nün kendisine hediye ettiği kitabını imzalatan ve karşılığında kendi imzasını taşıyan CD'sini hediye eden Şebnem Ferah, kitabı mutlaka okuyacağını söyledi. Ferah, "Erdal İnönü gibi genç kalan bir beyin ile aynı ülkede yaşamaktan gurur duyuyorum" dedi. Ferah, İnönü'nün kendi müziğini gürültülü bulacağını söylemesi üzerine de Erdal İnönü, "Denemeden bir şey söyleyemem. Bu kadar insan imza için geldiğine göre güzel müzik yapıyorsunuz demek ki. Mutlaka dinleyeceğim" cevabını verdi.

Anladım "müzik" gibisi yok

Anladım "müzik" gibisi yok
Müzik, onun için hapşırmak gibi bir şey, bir kez geldi mi, tutmak mümkün değil! Üç yıldan sonra "artık kısa cümleler kurarak" müzik piyasasına dönüş yapan Şebnem Ferah ile en sevdiği mekân olan Karma Müzik Stüdyosu'nda, bu kez uzun cümleler kurarak görüştük. "Ben albüm yapacağım diye şarkı yazmıyorum, şarkı yazdığım için albüm yapıyorum," diyen birisi başka nerede olabilirdi zaten...

Şebnem Ferah'la görüşmeden önce yazacak çok fazla şeyim vardı. Farklıydı, marjinaldi, popçu furyasının rock'çısıydı, şirindi, güzeldi... Ama yeni albümünün adının aksine "uzun cümleler kurduğumuz" sohbetimiz esnasında, bildiklerimden yola çıkarak yazacaklarımın ne kadar azaldığını farkettim. Bir de öğrendiğim yeni şeylerden dolayı onu anlatmak isteğimin, onunla konuştuklarımı paylaşmak isteğimin ne kadar arttığını...

Müzik hapşırmak gibi, gelince tutamıyorum
En çok bulunduğu ve artık hâliyle en sevdiği mekânlardan biri olan Karma Müzik'in stüdyosunda görüştüğümüz Şebnem Ferah için burası artık ikinci bir ev. Şebnem, çok sevdiği, müzik ile içiçe olabildiği, dilediğinde çalışıp, kayıt yaptığı ve bu arada Boğaz'ın o eşsiz manzarasını içine sindirebildiği stüdyoda, kendini son derece rahat hissettiğini söylüyor.


* Yeni bir albüm yapmak için neden üç yıl bekledin?

Uzun süre dinlenebilecek ve tamamı hikâye gibi olan albüm yapmaya dikkat ediyorum. Şu an Türkiye'de her şeyin çok hızlı değiştiğini biliyorum. Ama bir şekilde zaten kendimi geçimişimden aldığım tecrübelerim ve yapmak istediklerimle bunun dışında tutuyorum. Ben bundan 10 yıl sonra da insanların birden aklına gelip, dinleyebilecekleri albümler yapmaya çalışıyorum. Müziği, kendim çok tatmin olduğum için yapıyorum. Benim için albüm çıkarmak ondan sonraki aşama... Ve eğer yaptığım şarkıları bir albüm hâline getiriyorsam, bunun tek açıklaması var; insanlarla yaptığım şeyi paylaşmak. Dolayısıyla da üç kişiyle de paylaşsam, 300 bin kişiyle de paylaşsam önemli olan o ilişkinin, paylaşımın ne kadar samimi ve gerçek olduğu... Bunlar hayatımda önemli...

* Yeni albümünde bazı farklılıklar var tabii, ama dinleyince; "Tamam bu Şebnem Ferah" diyorsun...

Bu albümde sözlerde farklılık var. Birinci kaset ile ikinci kaset arasındaki dönemde kendimi değiştirmeye çalıştım ama değişiklik benim için çok önemli değil açıkçası. Yakınında olduğum müzik yıllardır bu... Ben bu konuda o kadar dürüst olmaya gayret ediyorum, içimden ne çıkıyorsa, onu şekillendirmeye çalışıyorum. Özellikle beste yaparken oturmuş olduğunu düşündüğüm bazı özelliklerim var, onlar ortaya çıkıyor. Neticede ilk albümden bu yana üç yıl geçti. Kişiliğine de bir şeyler yansıyor, müziğe bakış açına da yansıyor ve bunlar yaptıklarına da yansıyor. Mesela bu albümde daha sade bir alt yapı var.

* Müzik sana ne ifade ediyor?

Müzik benim için bir proje değil, dolayısıyla da; "Şöyle değişik bir şey yapsam iyi olur mu?" ya da; "Onun içine şöyle bir şey oturtursak daha iyi olur," gibi şeyler düşünmüyorum. Tamamen kalbimden geçtiği gibi müzik yapıyorum. Kafamda bir hikâye oluyor ve onu 10 parçaya yaymaya çalışıyorum. Ama bunu içimden gelmediği şekilde değil de kendime zaman tanıyarak yapıyorum. Beynim ve kalbim paralel çalıştığı zamanlarda dışa vuruyorum.

* Özel yaşantında neleri yapmaktan zevk alıyorsun, neleri seviyorsun?

Beni ilkokulu bitirdikten sonra yatılı okula gittim. Dolayısıyla 12 yaşından beri -her ne kadar ailemle ilişkilerim çok çok iyi olsa da- fikir bazında kendi kararlarımı kendim alarak yaşadım. Çok uzun süredir yalnız yaşıyorum ve yalnız yaşamayı seviyorum. Kendime yalnızken de tatmin olabileceğim bir hayat kurmaya çalıştım. Evde vakit geçirmeyi çok seviyorum. Okumayı, yazmayı, çizmeyi, film seyretmeyi çok seviyorum. Sosyal hayatı, dolayısıyla arkadaşlarımla birlikte olmayı da çok seviyorum. Ama onlarla da genelde ya kendi evimde, ya da onların evinde birlikte oluyorum. Play station oynamaya da bayılıyorum. Hayattan zevk almak için, neler beni mutlu ediyorsa, hepsini yapıyorum. Kendime düşünmek için çok vakit ayırırım.

Şahane dostlarım var
* Kendine ayırdığın vakitlerde neler yapıyorsun?

İnsanın uyandığında bir 10 dakika olsun kendisini boş bırakabilmesinin yararına inanıyorum. Ben bunu hayatımın bir parçası yaptım ve bu şekilde yaşamaktan çok mutluyum. Bu beni besliyor. Gördüğüm, gözlemlediğim, duyduğum her şeyi bu sayede kafamda bir yerlere oturtabiliyorum.

* Ya insanlar?

Şahane arkadaşlarım var, onlarla vakit geçirmeyi seviyorum ve insanların ağzından çıkan her kelimeyi mutlaka değerlendiriyorum. Çünkü yaşamın başka açılarını da keşfetmek ve onların bakış açısından da bakabilmek çok hoşuma gidiyor ve bu yaptığım şeye de yansıyor. Her şeyi kendi bulunduğum yerden görmeyi değil, başkalarının da bulunduğu yerlerden nasıl göründüğüne bakmayı seviyorum. Hayatı yalnız yaşıyorsam da paylaşmayı seviyorum. Zaten bu şekilde de besleniyorum. İnsan 27 yaşına geldiğinde zaten kendine birlikte olmaktan mutlu olacağı bir çevre seçmiş oluyor ve zaman içinde her şey doğru şekilde çalışmaya başlıyor.

* Tanınmışlık seni kısıtlamıyor mu?

İçimden geldiği gibi yaşamaya ve istemediğim şeylerin bir parçası olmamaya gayret sarfediyorum. Bir şeylere kapılıp, onların beni sürüklemesi, hiçbir zaman benim yaşam tarzıma yakın bir şey olmadı. Türkiye'de medyatik olmakla başarılı olmak karışıyor.

* Sen pek medyatik değilsin...

Beni dinleyenlerle aramızdaki en büyük bağın konserler ve albüm olmasını istiyorum. Her gün gazetede benim kiminle, ne yaptığımı bilmeleri bana laçka geliyor. Ben de kendimi her gün gazete ve dergilerde görsem, durup bir; "Ben ne yapıyorum?" diye düşünürüm.

* Seni mutlu eden şeyler neler?

Çok küçük şeyler beni mutlu edebiliyor. Mesela hiç yemek yapmam ama arkadaşlarım geleceği zaman onlara yemekler yapıp, ağırlamak hoşuma gidiyor. Bazen iki ay boyunca canım hayatımı bu şekilde yaşamak istiyor, böyle yaşıyorum. Bazen canım iki hafta tatile çıkmak istiyor, imkânlarım el veriyorsa tatile çıkıyorum. Bazen de canım eve hiç gelmek istemiyor, gezip tozmak istiyor. Kendimi dinliyorum. Neye ihtiyacım varsa onu yapıyorum. Tamam ev ortamını tercih ediyorum, ama içimden gelenlere kulağımı kapatmıyorum.

* Nasıl mekânlardan hoşlanıyorsun; kalabalık mı, sakin mi?

Öyle belli bir mekânım yok; "Çok seviyorum," diyebileceğim. Adını hiç duymadığım bir yere arkadaşlarımla gidip, orada eğleniyorsam, orası benim hafızama güzel bir yer olarak kazınıyor. Aslında mekânın hiçbir önemi yok, birlikte olduğum insanlar sayesinde her yerde mutlu olabiliyorum. Son zamanlarda en mutlu olduğum anlar, doğayla başbaşa olduğum, suyun tenime dokunduğu, toprağa bastığım anlar oluyor.

* Şehir insanı sendromu mu?..

Doğru galiba... Şehirde o kadar hızlı yaşıyoruz ki, bunlara daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Eskiden farketmiyordum, kuma ayağımı bastığım zaman, ne kadar rahatladığımı. Bir de beni en çok mutlu ve motive eden şey, başarı. Başarılı olduğum zaman, problem olarak neyle uğraşıyorsam, onu çözer ve arkaya atarım.

* Hayata çok yapıcı yaklaşıyorsun; nedir sırrı bunun?

Hayatta her şey; iyi de, kötü de denge içinde. Bazen üst üste iyi şeyler olurken, bazen de kötü şeyler oluyor. Bunlar hep var, bunlara rağmen mutlu olmayı öğrenmek, zaman isteyen bir iş. Bunu ben yavaş yavaş öğrendim. Hayatımda çok ciddi bir problem yaşadığım zaman bile onu kabul edip, içimden geldiği gibi davranmaya, bir şeylerden zevk almaya devam ediyorum. Her şeyden mutlu olabiliyor, kırılabiliyorum... İkisinin arasında uzun, hızlı yolculuklar yaşıyorsun....

Safları enayi sayıyorlar

* Takıntıların var mı?

İşim konusunda acayip titizim. Bir şeyler ters gidiyorsa uyku uyuyamam, en titiz ve takıntılı olduğum şey, yine müzik. Çünkü ben onu çok bireysel bir şekilde paylaştığımı düşünüyorum. Bütün çıplaklığımla kalbimi açıyorum. Hayatlarının her bölümünü açan insanlar bunun böyle olacağını savunabilirler. Ben kendi sözünü ve bestesini yapan bir kişi olarak bütün kalbimdekileri hiç tereddüt etmeden insanlarla paylaşmak üzere açığa çıkarıyorum. Bu benim bu konuda çok hassas olmam için yeterli bir neden. Yaptığım işin bir şekilde, azıcık da olsa samimiyetini yitirtecek, içtenliğini safdışı bırakabilecek herhangi bir şeyi olduğu zaman çok takıyorum.

* Çok içten davranıyorsun; bunun zararını görmüyor musun?

Türkiye'deki ahlâki çöküntü beni çok yıpratıyor. Kimi zaman her şeyin bitme noktasına geldiğini düşünüyorum. Biri saf olduğu zaman, enayi insan oluyor. İnsanlar ne kadar kısa vadeli planlar yapıp, köşeyi dönmeye çalışırlarsa o kadar başarılı oluyorlar. Bunları hayatına dahil etmeden ama bir açıdan da gerçekçi gözünü kaybetmeden, diğer taraftan, hayalgücünle hayatını birleştirerek, bir şeyler üretmeye çalışarak yaşamaya kalktığın zaman, zaten hayat çok problematik bir hâle bürünüyor. Bütün bunlara rağmen bir şeylerden zevk almaya ve bir şeyleri kucaklamaya çalışmak, iste ya da isteme seni takıntılı bir insan hâline getiriyor. Ben de takıntılı bir insan oldum.

* Şarkılarda kendini anlatmak da günlük yazmak gibi bir şey. Ama insan günlüğü okunduğu zaman kendini çıplak gibi hisseder ve okunacağını bildiği zaman doğallıktan uzaklaşır. Sen bunu nasıl başarıyorsun?

Bu çok garip ve tanımlaması olmayan bir şey... Senin bir şeyler düşünerek yazdığın bir şeye dinleyenler çok farklı bir anlam yükleyebiliyor. Sen ne anlatmaya çalışırsan çalış, ben ne kadar anlayabiliyorsam o kadar anlamlı oluyor. Kişi, ne anlamak istiyorsa, onu anlıyor... Aynı duygu, habersiz değil, sen onu okunması için yapıyorsun. Bu hastalık gibi bir şey.

Saç, ter, reçine ve Perdeler

Şebnem Ferah yeni şarkısı "Perdeler"e çello solo uygun görmüş, Apocalyptica grubu da eyvallah demiş. Baltık Denizi'ne kadar gidip bilgi ve görgümüzü arttırmamız bundandır. Helsinki bunalımının sırrını ve ilacını da çözmüş bulunuyoruz
Björk'un başrolünde oynayıp Altın Palmiye bile aldığı "Dancer in the Dark-Karanlıkta Dans"ı gördüyseniz, mutlaka ağlamış, kahrolmuş, içiniz ezilmiştir. Darmaduman bir filmdi kendisi. Finlandiya seyahatimizde bunun sebebini idrak ettik. "Konuyla ne ilgisi var; Björk Finlandiyalı bile değil, film de orada geçmiyor?" diyeceksiniz ama nafile, biz olayı çözdük bir kere. 'Kuzey' olayı. Eminim Norveç, İsveç ve Danimarka -hatta daha da ileri gidip Belçika da diyebilirim- 'bet' ülkelerdir. Bizi oraya götüren Universal'dan Bige Hanım iki günde intiharın eşiğine geldi dersek, umarım sizin için yeterli olacaktır. Veya Helsinki city guide'da "Evet, intihar oranı en yüksek ülke Finlandiya'dır, ama votkamız ve Nokia'mız meşhurdur" gibi şeyler yazıyor dersek...

'KENDİNİ YENİLEME' MEVZUU
"E, madem öyle niye gittin" diyecek olursanız, enteresan bir buluşmaya tanıklık etmeye gittik: Şebnem Ferah'ın canı Apocalyptica'yla düet yapmak istemişti. Bizi de çağırdı. Kısaca. Apocalyptica'yı hatırlarsınız; şu Metallica'nın parçalarını çelloyla çalan çocuklar. Bir iki defa Türkiye'ye gelmişlerdi.

Şebnem'e sorduk: Nereden çıktı bu düet? "Daha önceden beri müziğin her iki albümümde de benim müziğe bakışaçımı yansıtan albümler yapmaya çalışıyordum ve her zaman da o ana kadar öğrendiklerimin yanı sıra yeni bir şeyler de eklemeye çalışıyordum kendimce" dedi. "Efendim?" diye cevap verdik. Apocalyptica üyeleri hiç oralı değildi; Türkçe konuşuyorduk ve onlar kendi dillerine feci benzettikleri bu dili, fıçılarca bira eşliğinde keyifle takip etmekle meşgullerdi. Şebnem'i anlamamıştık. Ama bu normaldi, zira Helsinki'deydik ve güneş vardı ve sabahtan beri ısınmak için votkaların tadına bakmıştık ve... "Nasıl yani?" dedik, Şebnem bu sefer "Yeni bir vizyon açacak bir şey" diye açıkladı. Sonra da "Albümün başından beri kendim için yeni ne yapabilirim diye düşünüyordum. Dünyada denenmeyen bir şey kalmadı, bütün türler birbirine karışmış ve birbirinden faydalanıyor vaziyetinde. İlkel bir tarafı olan bir müzik yapmak istedim, ilkel derken daha saf, bu da net enstrümanlarla mümkün. Bu fikir oluştu, aynı company'de olduğumuz için uluslararası boyutunu da çözdük. Her şeyden önemlisi kendimi yeni bir şey yapıyormuş gibi hissedeceğim. Motivasyon olacak" dedi.

Çaresiz peki dedik. Arkadaşlar böyle bir proje düşünmüşler, iyi de olmuş, kızımız güzel, sesi güzel malum, eh çocuklar da fena çalmamış; sorun yok. Şarkının ismi "Perdeler". Şebnem'in en yeni şarkısı. Sözler-müzik ona ait. "Yarın güneş doğar elbet, yeter ki açılsın şu perdeler..." diyor. Yakında çıkacak yeni albümün de habercisi tabii. Biz sound'u bir önceki "Artık Kısa Cümleler Kuruyorum"a benzettik, ama belli olmaz, albüm çıkana dek beklemek lazım.

Allahın işi; Danimarkalı bir arkadaşım dinlemişti o albümü tesadüfen ve Şebnem'in sesine hayran kalmıştı. Bunu Apocalyptica'lı arkadaşlar Max ve Paavo'ya da anlattım. Vay canına, dediler. Yanımızda oturan Hürriyet'çi arkadaşımız Yeşim Çobankent biraz dedikodu yapmaya karar verdi ve aynen şöyle sordu: "Şebnem'in sesi hakkında siz ne düşünüyorsunuz?" Çocuklar da harbi çıktı: "Bilmem, yarın stüdyoda görürüz!" Şebnem kikirdemeye başlayınca ona çello da çaldırmaya karar verdiler.

KARANLIKTA DÜET
Apocalyptica'cılar Şebnem'in geçmişinden bihaberler. Ortalığı karıştırayım dedim ve "Biliyor musunuz, o eskiden hızlı bir rock grubu solistiydi" diye yumurtladım. Max ve Paavo bu işe sevindi, ama tehditkar ifadeyle "Asıl siz bizim geçmişimizi bilmiyorsunuz" dediler.

Geçmişleri hakikaten şahane: Adamlar Sibelius Akademisi mezunu, "Oraya girmek için çok yetenekli olman lazım" diye caka satıyorlar; ama çellolara "eziyet" çektirmeye karar vermişler bir kere: "Enstrümanlarımızın saç, ter ve reçine ile dolması hoşumuza gidiyor" diyorlar. Sonra efendim, dünyadan çok sevdikleri ve ünlü olmalarının müsebbibi Metallica abileri, onları San Francisco Senfoni Orkestrası'yla verdikleri konsere davet etmiş, kendi limuzinlerini göndermiş... CV iyi yani. Aferin Şebnem.

KEMANCI'NIN SIRRI
Türkiye'yi sevmişler, ama Mimar Sinan'ın rıhtımındaki konserde mideleri bulanmış: "Kabus gibiydi. Büyük gemiler geçiyor, dalgalar geliyor, sahne sallanıyor, sen solo atmaya çalışıyorsun. Verdiğimiz en tuhaf konserdi" diye anıyorlar.

Tuhaf buldukları şey yalnızca o değil: "Club kapasiteniz inanılmaz. Kemancı bin kişi alıyor! Burada en fazla 200 kişi alır bir yer. Türkler de ufak insanlar değil ki, hadi Koreliler olsa neyse..."

Biz de onlara "Neden Helsinki'de bütün otellerin adı Sokos ve bütün restoranların adı Cabana?" diye soracaktık ki... Votkalar geldi.

AYŞE DENİZ POYRAZ

nostalji....Şebnem, Star olarak döndü

Türkiye'nin bayanlardan kurulu ilk rock grubu olan Volvox grubunun solisti Şebnem Ferah, konserden konsere koşuyor.
"Kadın" adlı ilk solo albümü ile şöhreti yakalayan Ferah'ın bahar konserlerinin sponsorluğunu Little Big üstleniyor. Şöhret olmadan önce grubuyla birlikte Taksim'deki Kemancı Bar'da sahne alan Ferah, aynı mekana bu kez bir yıldız olarak döndü. Konseri nedeniyle Kemancı'da sahne alan Şebnem Ferah, eski izleyicileriyle de hasret gidermiş oldu. Eskişehir, Ankara ve İstanbul'da bir dizi konser daha vereçek olan genç rock'cı, konserlerden sonra "Bu Aşk Fazla Sana" isimli parçasına klip çekecek.

Thursday, June 29, 2006

Tekniğim Var Ama Asla Tekniğe Hapsolmam

Geçtiğimiz ay ülkemiz benzerine az rastlanır bir turneye şahit oldu ve Dee purple’ ın “Slaves and Maskers” albümünde de vokla yapan eski Rainbow solisti Joe Lynn Turnes, coco cola nın 3-24 Mayıs tarihleri arasında düzenlediği içinci Soundwave Üniversite konserleri serisinde Cem Köksal’ ın şarkılarını seslendirerek hem ortalığın tozunu hem de kulaklarımızın pasını attı. Hal böyleyken işin içine Şebnem Ferah da dahil olunca bizde ıskalamadık ve soluğu 12 Mayıs ta Konya semalarında alıp hem müzisyenlerle sohbet ettik hem de konseri seyretme fırsatı yakaladık.





Volume: Bu günlerde Soundwave turnesi haricinde neler yapıyorsunuz. Bir sonraki albüm için hazırlıklara başladınız mı ?


Şebnem Ferah: Hayır,daha hiç başlamadım zaten son albüm daha yeni çıktı biliyorsunuz benim bir albüm yapmam en az 2-2,5 sene arayla gerçekleşiyor. Gerçi hesap etmiyorum ne kadar süre geçti diye. Ne zaman elimde yeterli materyal olursa o zaman yola koyuluyorum. Şu an için tüm konsantrasyonum konserler üzerinde. Bir sonraki albüm ile ilgili ufak tefek ön çalışmalarım var ama henüz stüdyo aşamasına gelmiş değilim.






V: Önceki iki albümünüz” kelimeler yetse” ve “perdeler” de prodüktör koltuğunda siz oturuyordunuz oncak son albümde yeri Tarkan Gözübüyük e devrettiniz. Neydi sizi kontrol odasından çıkartan?


ŞF: Aslında her iki durumda da stüdyoda yaptıklarını değişmiyor. Ama prodüktör koltuğunda oturmak fazlasıyla objektif olmayı gerektiriyor. Çok yorucu bir işi insanın içinden geleni ve doğru olduğunu hissettiğini kendinin yapması ile güvendiği bir arkadaşı ile kafa kafaya verip yapası arasında dağlar kadar fark var. Ben zaten bir prodüktör değilim. Biraz da mecburiyetten yapıyordum diyebiliriz. Ancak artık prodüksiyon aşamasından yorulduğumu hissettim.






V: Hiç ses teknisyenliğine el attığınız oldu mu ?


ŞF:Hayır. Murat Bulut adında harika bir ses teknisyenizmi var bunun için


V: İlk defa” gözlerimin etrafındaki çizgiler” de ve sonra da “can kırıkları”nda duyduğumuz bir scream vokal stiliniz var. Bunu geliştirmek için özel bir vokal tekniği uyguladınız mı ?


ŞF: Senelerdir şarkı söylediğim için benim zaten oldukça oturmuş bir vokal tekniğim var. Yurtdışına her gittiğimde özel vokal tekniği dokümanları alıyorum. Ancak o sesleri çıkartmak kitap ve uygulamalarla ile öğrenilebilecek bir şey değil. Eğer gırtlağınız da da yer varsa yapabilirsiniz. Sesinizin her daim sağlıklı, olması lazım. Tecrübesi olmayan biri o sesi çıkarttıktan sonra hastanelik de olabilir keza o, gırtlağı çok yoran bir vokal stili. Daha önceden neden yapmıyordunuz diye sorarsanız da, durum melodi ve söylediğim kelimenin hissiyatını yansıtmak ile alakalı derim. Kelimenin hissini yansıtacak vurguyu o şarkıda o tonlamada buluyorum ve yapıyorum. Ben tekniğe sahip olan ama asla tekniğe hap solmayan bir şarkıcı olamaya gayret ediyorum.


V: Günlük ses egzersizleri yapıyor musunuz ?


ŞF: Tabi ki, her gün ses egzersizleri yapıyorum. Sahneye çıkmadan önce yarım saat kadar ses egzersizi yapıyorum. Benim gibi her gün turlayan ve sahneye çıkan birinin tıpkı bir sporcu gibi çalışması gerekiyor bu konuda. Sonuçta 2 adet çok ince kastan söz ediyoruz ki onları formda tutmak farz, başka yolu yok.






V: Uzun süreli turnelerde gece sahne alan vokalistlerin ses tellerinin bir dayanma limiti olduğunu biliyoruz. Sizin maksimum süreniz nedir bu hususta?


ŞF: Eğer iki konser arası iyi dinlenebiliyorsam hiç sorun olmuyor. Eğer dinlenemiyorsam, gürültülü ortamlarda konuşmam gerekiyorsa ve uykumu alamıyorsam sonralara doğru benimle birlikte sesim de yoruluyor tabi ki. Siz sağlıklıysanız sesiniz de sağlıklı çıkar.


V: Birazda gitaristliğinizden bahsedelim. Bir dinleyici ve bestekar olarak ne tür tonlardan hoşlanırsınız ve tercih edersiniz ?


ŞF: Pek ayırım gözettiğim söylenemez aslında. Şarkı yaparken akustik gitarla da yapabiliyorum bir gitarın clean tonları ile de.Tabi ki distorsiyonlu tonlar eğer parçaya yakışıyorsa her zamanki tercihimdir ki zaten dinlemeyi sevdiğim müzikte öyle. Distorsiyonlu müziklerin çok ihtişamlı olduğunu düşünüyorum. Sonuçta bir gitaristi gitarist yapan onun çalma tekniğidir. Diğer etkenler tamamen ikinci planda kalıyor benim nazarımda. İyi bir gitaristin eline en kötü pedalı ve en kötü gitarı ver yine iyi bir sound yakalar. Öte yandan kötü bir gitariste Steve Vai’ in set up’ ını ver hiçbir sonuç alamazsınız.

Can Kırıkları...

Beşinci albümü ''Can Kırıkları''nı yayınlayan Şebnem Ferah’la müzikal yolculuğunu,albümünü,dinleyicileriyle olan ilişkisini ve Tori Amos’la yaptığı röportajı konuştuk.

Şebnem Ferah’ın,insanın içine işleyen bir tarafı var.Sesinin,sözlerinin kendisinin..Bu,sebebini anlayamadığımız bir içe işleyiş değil.Sebebi çok açık:Ferah ,tümüyle gerçek ,abartısız ve sağlam.Müziğe aşık olduğu her halinden belli olan ve bu aşkı da sansürsüz biçimde yansıtan biri.

Pasaj Müzik’ten çıkan ''Can Kırıkları'' adlı beşinci albümünde alıştığımız tarzın biraz daha sertleşerek devam ettiren Ferah ''birilerinin şarkıcı yaptığı biri değilim'' ben.Bu bana öyle bir özgürlük alanı sağlıyor ki, sahip olduğu şeyi biliyorum,'' diyor.

Sizi bir şekilde Sezen Aksu ‘ya benzetiyorum Müzikal anlamda değil ama tıpkı Sezen Aksu gibi sizin de çok seveniniz var.Ve size çok bağlılar.Sevmeyen yok gibi,varsa da saygılarından susuyorlar.Bu kadar çok seviliyor olmak nasıl bir duygu?

Bu karşılıklı bir şey.O duyguların hepsi benim kalbimde de var.Birilerinin hayatında bir yerim olacaksa,bir albümde beni evlerine,arşivlerine koyacaklarsa,sesimi duyacaklarsa,yaptığım müziğe dakikalarını ayıracaklarsa,bu bana hala mucizevi ve çok kıymetli bir şey gibi geliyor.Beş dakikalığına bir şarkıyla gireceksem hayatlarına,o beş dakikayı beraber yaşayalım istiyorum..

Yani samimiyet çok önemli sizin için.

Evet,o kelimeyi kendim telaffuz etmek istemiyordum ama öyle bir ilişkimiz olduğuna kanaat getirmiş durumdayım..

Ama bu hiç laçka bir samimiyet de değil,sistemli bir samimiyet.

Evet.bu aslında daha çok onlardan kaynaklanan bir şey.Hem çok zekiler,hem de kendilerine geliştiren insanlar.Aynı zamanda çok saygılılar.Dokuz senedir kaç tane konser vermişimdir, bir kere bile laçka bir davranışla karşılaşmadım.

''Can Kırıkları'', diğerlerine göre daha sert bir albüm.Bir de sanki üst üste dinlenmesi,üzerinde biraz düşünülmesi gerek bir albüm gibi.

Bana sorulacak olursa,bu albüm tam bir performans albümüdür.Bu albümde hakikaten kendimce daha iyi söylediğimi düşünüyorum.Öte yandan,benim söyleyecek.Bir şeyim varsa ve bunu müzikle söylemek istiyorsam ''bunu şöyle bir forma sokalım ki daha kolay anlaşılsın'' diye düşünmem.Bu artık dinleyen insanların algılama mekanizmalarına hakaret gibi geliyor. ''Hadi bir albüm yapalım sert olsun''demem.Her an bir sonraki albümde sadece piyano eşliğinde şarkı söyleyebilirim.Benim için önemli olan iyi performans,bunun iyi kaydedilmesi,parçaların mümkünse insanın kalbine dokunabilmesi.İçinde gerçek kelimeler,çığlıklar yada fısıltılar olması.Bir albümün 10-12 şarkı içindeki bu,şu şarkı diye değil,uzun bir şarkı gibi değerlendiren biriyim.İnsanlara da bunu sunmak istiyorum.

Albümünüzdeki parçaların çoğunda denizden bahsediyorsunuz.hatta ilk parçanızın adı ''Okyanus'' Hayatınızda nasıl bir yeri var denizin?

Şarkıları kaydedip arka arkaya dinlemekten başladıktan su,deniz yüzmek okyanus gibi mevhumları çok kullandığımı fark ettim.Denizi severim.Yalova da doğdum.Babam balık tutmayı çok severdi.Çocukluğumun belki en güzel anıları o döneme aittir.Fark ettim ki,denizi,yüzmeyi,hayat ve hayatla baş etme konusunda küçük bir metafor kullanıyorum.Belki insanın en saf arınmış,daha doğrusu bir sürü başka şeyle dolmamış,kirlenmemiş haliyle özdeşleştiği için sıkça ona başvurmuşumdur..Su temizdir ya.

Hayatın bitmeyen bir ergenlik bunalımı olduğunu düşünüyor musun?

Aynen öyle.

Sözlerinizden de bu hissediliyor.Bunu olgun ve iyi bir biçimde ifade etseniz de,tıpkı ergenlik dönemindeki gibi bir isyan ve üzüntü var.

Benim hep aynı yerim acıyor çünkü.O değiştirebileceğim,olgunlaştırabileceğim ya da ıslah edebileceğim bir şey değil.Bu duruma verebileceğiniz tepkileri ıslah edemezsiniz.Yaşınız kaç olursa olsun,ağlamak geliyorsa ağlarsınız.Sadece eskiden ''aman Allahım bittim ben'' dediğiniz şey,yaş ilerleyip de tecrübeniz arttıktan sonra karşınıza çıktığında,verdiğiniz reaksiyonlar ya da onu atlatma süreciniz değişiyor..Ben mesela önlem alabilen biri değilimdir.Doğru da bulmuyorum.Sinir uçlarım hep açıktır.Nereye kadar önlem alabilirsin zaten?Hayat bizim planladıklarımızın üzerinde ilerlemiyor.Özellikle böyle şeylerle de yüz yüze gelmiş biri olarak bunu rahatlıkla söyleyebilirim.Mutlu olmak,gülmek şakalar yapmak ne kadar güzelse ağlamak,bağırıp çağırmak bir o kadar insana at içimizde var olan duygular.Biri düğmeyi sola çevirmek,biri sağa çevirmek gibi.

Geriye dönüp baktığınız zaman ne görüyorsunuz?

Ben hakikaten kendimi bildim bileli müzik yapan biriyim.Bu gelişimi gördüğüm zaman mutlu oluyorum.Hiç ''Şu zaman geldiğinde albümüm çıkmalı'' yada ''Şöyle bir şarkıcı olmalıyım'' demedim.Bunlar benim için hep doğal bir biçimde oldu.Orta okuldan itibaren gruplara girip şarkı söyledim,enstrüman çaldım,sonra kendime daha oturaklı bir grup kurdum,konserler verdik,barlarda iki sene boyunca durmadan çaldık,çok büyük bir tecrübeydi.Geneline baktığım zaman,hiçbir şey zorla olmamış.Ben bunu kafama takmışım ama bağıra,bağıra söylemiyormuşum.Ve gereken her şeyi yapıp kendimi eğitmeye çalışmışım.Bütün bu gelişim sürecine baktığımda bana her şey çok harika geliyor.

Çaldığınız ekiple çok uzun süredir berabersiniz.Hem arkadaşsınız hem iş yapıyorsunuz.Zor bir şey mi bu?

İtiraf etmeliyim,bazen çok zor oluyor ama biz birbirimize çok saygı duyuyoruz.Metin (Türkcan) gitar çalarken durup onu seyrettiğim zamanlar olur.Yada Aykan (İlkan) davul çalarken.Ya da bütün dünya bir laf etsin,Ozan (Tügen) bir laf etsin.Ozan bir yanadır,dünya bir yana.Buket’in (Doran) var oluşunu bile çok tekdir ediyorum.Hem iyi bir bas çalıyor hem de çok sevdiğim bir arkadaşım.Çok uzun zamandır arkadaş olmamıza rağmen laçkalaşmadan,saygımızı koruyıpbir arada olabiliyoruz.

Tori Amos ‘la CNN Türk için bir röportaj yaptınız.Nasıl teklif geldi?

Tori Amos,benim ilgi alanıma girmeyen biri olsa asla yapmayacağım bir şeydi.Klas** bir röportaj olmasını istemediklerini söylediler,bir hoşluk yapmak istediler sanırım .Kendisine çok saygı duyduğum için,hoş bir tecrübe olacağını düşündüm.Etkileyiciydi benim için.Ama ben bir gazeteci değilim.

Nasıl buldunuz Tori Amos’u?

Öyle bir göz hapsine alıyor ki insanı,''Diğer sorum ne olacak'' defterinizi bakamıyorsunuz.Çok düşük bir volümle,herkesin pür dikkat on dinlemek zorunda kalacağı şekilde konuşan,çaktırmadan insanları kontrol altına alan biri.Ve hakikaten bu kadar aura’sı gözüken biriyle karşılaşmamıştım.Çok yüksek enerjisi vardı.Çok etkilendim ama şaşırmadım.

Son olarak çığlık atmak sizin için ne ifade ediyor?

Benim için fısıltıyla çığlık atmak arasında bir fark yok.Parçanın ruhen öyle bir şey gerektirdiğini düşünürsem,daha doğrusu içimden çıkıyorsa yaparım.Çığlık atmak benim için ses aralığımın genişliğini göstermek yada ''işte ben böyle de bir şarkıcıyım,'' demek için yaptığım bir şey değil ;bir duygunun dışa vurumu.

"İNSANİ DEĞERLERİMİZİ KAYBETTİĞİMİZİ DÜŞÜNÜYORUM"

İNSANİ DEĞERLERİMİZİ KAYBETTİĞİMİZİ DÜŞÜNÜYORUM"

Şebnem Ferah, yeni albümü Can Kırıkları'nı piyasaya çıkardı. Ancak bu kez aşktan çok söz etmiyor, çünkü olgunluğun getirdiği insanı değerlerin önemini anlatmayı tercih etmiş. Ferah, 'İnsanlar değerlerimizi kaybediyoruz diye feveran ediyor, oysa içimizde bir yürek taşıdığımız sürece insani duygularımız hep var olacak' diyor.

Bazı sanatçıların albümü dinledikçe beğenilir. Sizinki de böyle... Peki neden böyle bir duygu yaşatıyorsunuz?

Çünkü amacımız, bir-iki parçanın öne çıkması değil. Albümü bir bütün olarak algılanması ve beğenilmesini istiyoruz. Benim bütün albümlerimde de böyle bir duygu yaşıyor insanlar. Bu da albümün daha uzun süre dinlenmesine neden oluyor. Bu da iyi bir şey.

Albümün hazırlık aşamasını anlatır mısınız?

Geçen albüm çıktıktan sonra bir-bir buçuk yıl yoğun bir konser turnesi geçirdik. Ben, albüm çıktıktan ve onun yenilik duygusu geçtikten sonra hemen bir yerlere bir şeyler karalamaya başlarım. Yoğun konser döneminde konsantre olup ince ince çalışmaya başlayamam. Önce dinlenmem gerekiyor. Sonra da her şeyi bırakıp müziğe yoğunlaşırım. Normalde, yaptığım bir şarkıyı kaydederim, ertesi gün dinlerken hoşuma giderse üzerinde çalışmaya devam ederim. Bu da bana çok büyük bir gösterge oluyor. Kimi zaman bir parça çok kısa sürede biter. Ben öyle şarkıları daha çok seviyorum. Ve insanlar da tesadüfen çıkan öyle parçaları daha çok seviyor. Martta stüdyoya girdik. Yaklaşık üç buçuk-dört ayda albüm ortaya çıktı.

Müzisyen arkadaşlarınız her zaman beraber olduğunuz isimler sanırım...

Evet. Albümün prodüktörlüğünü Tarkan Gözübüyük yaptı. İlk iki albümde de onunla çalışmıştım. Dokuz yıldır sahnede çalıştığım müzisyen arkadaşlarım yanımdaydı. Hem eğlenceli hem de çok yoğun bir çalışma dönemi paylaştık. Beraber nefes alan, bir sürü şeyi beraber yapan insanların bir arada müzik yapması çok şeyi değiştiriyor. Bazen söze bile gerek kalmadan birbirimizi anlayabiliyoruz. Bu da öncelikle işi yapan insanı da çok tatmin ediyor, çünkü insanın yaşı ve tecrübesi geliştikçe, böyle şeylerin kıymetini biraz daha fazla anlıyorsunuz.

Olgunluk Şebnem Ferahı nasıl değiştirdi?

Elbette bazı şeyler değişiyor. Birincisi bir sürü konuda ilk kez yaşamak var, ikinci-üçüncü kez yaşamak var. Tecrübeleniyorsunuz. Tecrübelendikçe tepkilerinizin boyutu da değişebiliyor. Bunlar elbette ki sözlerime yansıyor. Benim fark ettiğim en büyük yansıma ise, kendi içimde çoklukla halledebildiğimi düşündüğüm şeyleri yeniden yaşıyormuşum gibi geliyor. Kendimi daha cesur buluyorum. Müziğe o kadar emek harcıyorum ki bu da bana özgürlük alanı sağlıyor. Bunlar benim saptadığım olumlu yönler. Zaman ilerledikçe bazı olumsuz etkiler de olabilir. Hem fiziksel hem de ruhsal olarak daha kolay yoruluyorsunuz. Ama bunun da önlemini alıyorum. Çünkü yorgunken insan hiçbir şeye konsantre olamıyor. Müzik de konsantrasyon isteyen bir şey. Hayatımı bir müzisyen gibi yaşamak istiyorum. Ara verdiğim zamanlarda da müzikten kopmuyorum.

Albümdeki tüm sözler size ait. Peki Can Kırıkları nasıl doğdu?

Önceki albümden sonra şirkete gelen zarfların birinden bir kitap çıktı. Kitap, Karin Karakaşlı'ya aitti. İsmi ise 'Can Kırıkları'. Kitabın içini görmeden kafamda şarkı çalıyordu. Çok imrendim. Acıya dair güzel ve etkileyici bir ifadeydi. Ama konserler derken hemen oturup yazamadım. O kadar çok beğendim ve albümü de o kadar iyi temsil ediyordu ki, kendisini arayıp hem haber vermek hem de izin almak istedim, çünkü ilham almıştım. Çok memnun oldu. Albümün isim hikayesi işte böyle. Yani benim bulduğum bir şey değil...

Sözlerinizde bu kez aşktan çok söz etmiyorsunuz...

Bu albümde aşk çok az. Daha çok hayata bakış açımı, kendi kendime değerlendirmelerimi ve önerilerimi yansıtmak istedim. İlkel bir ahlak anlayışı, ilkel derken gelişmemiş demek istemiyorum. İnsanların uygarlıkla bütünleşmedikleri bir anlayışı anlatmaya çalıştım. Bunu da önceden oturup planlamamıştım.

AHLAK ÖNEMLİ BİR MEFHUM

Yazarken sizi neler besliyor?

Eğer üretiyorsanız, sinir uçlarınız hem kendi hem de etrafınızdaki hayat karşı çok duyarlı oluyor. İlla çok büyük şeyler yaşamak gerekmiyor. Mesela o kitaba bakıp, onu yanlış okuyabilecek veya hemen algılayabilecek biri de olabilir... Ben ikinci örnekteyim. Bu anlamda sünger gibiyim. Geçen albümde fazlaca aşka dair sözler vardı. Bunu da kendimce farklı ifade ettiğimi düşünüyorum. Bir konuda çok konuştuğunuzda aynı şeyleri tekrarlamak istemiyorsunuz. Bir yaştan sonra da insani taraf daha duyarlı oluyor. Yani ahlakın ne kadar önemli bir mefhum olduğunu görüyorsunuz. Klişeleşmiş namustan söz etmiyorum. İnsanların kendi ahlaklarını üretebilmesinin ne kadar önemli bir şey olduğunu ve bunu yapmadığımızda ne kadar büyük bir eksiklik içersinde yüzdüğümüzü sık fark eder oluyorsunuz. Demek ki, benim de içimde büyük bir etki alanı yaratmış ki, böyle sözler çıktı. Herkes nasıl rahat ediyorsa öyle yaşamalı. Ama toplu olarak yaşadığınızda sizin rahatlığınız, başkaların rahatsızlığı oluyor. Kendimce öneriler sunuyorum. Birinin duygularına çamur mu sürmek istiyorsun? Önce senin ellerin kirlenecek... Bu kirliliğin içinde önce sen olacaksın diyebilmek hoşuma gidiyor. İnsani değerlerimizi kaybettiğimizi düşünmüyorum. Herkes içinde bir yürek taşıdığı sürece bunların kaybolmasına imkan yok. Herkese mesaj vereceğim diye bir kaygım yok. Birileri bunu alıyor ve evine yani hayatına sokuyor. Zamanına ortak oluyorum. Türkiye'de artık müziğin çok içi boşaltıldı. Günlük hayatımda da sıkkınlığımı yanımdakine aktarmam. Bunu yapmak yerine anlarımızı güzelleştirmeye çalışırım. Ve birilerinin üç-beş dakikalık duygu yoğunluğuna ortak olabiliyorsam, bu benim için kıymetli bir şey. Ben bunun için hep çalışırım.

Konserleri yoğun geçen de bir sanatçısınız. Konser öncesi değişik bir ruh haline bürünüyor musunuz?

Yaklaşık 20 yıldır sahneye çıkıyorum. Son on yıldır da profesyonel olarak sahnedeyim. Ondan öncesinde de gruplarım vardı. Yani 15-16 yaşından beri sahnedeyim. Buna rağmen zaman geçip, tecrübeler arttıkça heyecanı yeneceğimi zannediyordum. Sonra anladım ki, bırakın bunu yenmeyi asla kaybetmemek gerektiğini gördüm ama heyecan bazen de ömür törpüsü olabiliyor. Biraz fazla heyecanlanıyorum. Ama bu heyecan elimin, ayağımın birbirine girmesi değil de karın ağrısı veya tansiyon düşüklüğü yaşatıyor. Sahneye çıktığım dakikada da kontrol altına alabiliyorum. Çalışkan biriyim. Çok prova yaparız. Hatta arkadaşlarım neden bu kadar çok prova yaptığımı sorar. Çünkü müzik çalarak güzelleşir diye düşünüyorum.

MÜZİSYEN OLARAK YAŞIYORUM

Sadece çalışmalarıyla var olan ender insanlardansınız. Bunu nasıl beceriyorsunuz?

Ben o alanı sevmiyorum. Klişe bir laf ama ben gerçekten kendimi değil, yaptığım şeyi sunmak istiyorum. Kendinizi sunmak istediğinizde daha çok görünebilirsiniz. Zaten her önüne gelene mikrofon uzatıyorlar, her önüne gelen de konuşuyor. Ancak benim bunu yapmama gerek yok ya da yapmakta bir anlam olduğunu düşünmüyorum. İnsanlarla karşı karşıya geldiğimde ürünümle ilgili saatlerce konuşabilirim. Fakat ben kiminleyim, nerdeyim, nerde dans ediyorum bunları abesle iştigal olarak değerlendiriyorum. Kesinlikle o şeklide yaşayan insanlara da her hangi bir şekilde lafım olamaz. Ama ben o yapıda değilim. Eğer öyle yaşıyor olsaydım yaptıklarımdan bahsedemez hale gelirdim. Yani o taraftaki yolu açtığınızda kimse size bu kız müzisyen, yetenekli gözüyle bakmıyor. Henüz özel hayatla işi arasında sağlıklı bir dengenin kurulduğuna şahit olmadım. Bir şeyler için de özel çaba harcamıyorum. Ünlü bir şahsiyet gibi değil, müzisyen olarak yaşıyorum. Zaman içinde gazeteciler, de kim ne istiyoru idrak ediyor ve saygı gösteriyorlar. Birbirimizin tercihlerine saygı göstermemiz gerekiyor.

Şimdiye kadarki çalışmalarınızdan sonra müziğinizi başka ülkelere götürmeyi istiyor musunuz?

Kim istemez ki? Ayrıca bazı gereksinimleri de barındırdığımı düşünüyorum. En son Los Angeles'a gittiğimde idrak ettiğim şey bunun rock müzik için doğru bir yol olmadığı oldu. Ben tepeden inme bir şarkıcı değilim. Bir gelişim süreci geçirdim. Her şey doğal bir şekilde ilerledi. Yani bazı şeyler için 'istiyorum' demek olmuyor. Her şeyini toplayıp, orada yaşayıp kendini sıfırdan bir kariyer oluşturmaya çalışacaksın. Bu da çocuk oyuncağı değil. Ama masa başında Türkiye'den bir artistin albümünü gönderme şeklinin de yetersiz olduğunu düşünüyorum. Başka bir dilde müzik yapacaksan o kültüre de hakim olmak gerekiyor.

Müziğin dışında nasıl vakit geçiriyorsunuz?

Çok çalışmak gerektiğini düşünen bir insan olarak, başka yaptığım şeyleri de müziğin etrafına toplamaya çalışıyorum, çünkü ancak bu şekilde kendimizi besleyebileceğimizi düşünüyorum. Çekirdek bir arkadaş çevrem var. Ailem var. Onlarla biraraya gelmek çok hoşuma gider. Zaman zaman yalnız kalmayı ve yaşayabilmeyi severim. Tek başına iyi vakit geçirmeyi becerebilen biriyim. En sevdiğim şeylerden biri de seyahat etmektir.

KORSAN MESELESİ BİR DOKU ZEDELENMESİ

Korsanın sadece ekonomik olduğuna inanmıyorum. Bu sadece sosyal doku zedelenmesidir. Kimsenin saygısı yok ki artık, niçin gidip parasını ona versin? İnsanlar saygı duyulacak bir şey kalmadı diye hissediyor.



aksam.com

Sebodan Hüzün Şarkıları

Şebo'dan hüzün şarkıları

Şebnem Ferah ODTÜ Mezunlar Derneği'nin Vişnelik'indeydi geçen hafta sonu...
Orada izlediğim konserler arasında en kalabalık olanıydı.
Gündüz yağan yağmura ve yağmurdan arta kalan çamura rağmen...
Ama kalabalıktan çok, gelenlerin canlılığıydı asıl dikkat çekici olan...
Ankaralılar, eski bir ODTÜ'lü olan "Şebo"nun yeni albümünü birkaç ay içinde neredeyse baştan sona ezberlemişlerdi.
Mor ve Ötesi'nin bir ara konsere dahil olması (ve grubun solisti Harun Tekin'in, çıkışta korumalarla neredeyse yumruk yumruğa gelmesi) gecenin sürpriziydi.
Şebnemseverlerin önceden aşina olduğu, ama bu albümde hepten ortaya çıkan bir özellik var:
Her parçada, her notada, her sözde derin bir keder dillendiriliyor.
Yüksek volümlü rock ritmleri ve Şebnem'in çığlıkları ardına gizlense de yenilmişlik duygusunu hissetmemek olanaksız...
Daha albümün açılış parçası "Okyanus"ta ağır bir kapı ardındaki okyanusa ulaşmaya çalışan törpülenmiş bir kız var karşımızda...
Aynı kız, albüme adını veren şarkıda yanağından süzülen yaşları "Benim can kırıklarım var" diye açıklıyor.
Sonraki şarkılarda "kırılan kalpler"den söz ediyor, kendini "kuru yapraklarla kaplı çıkmaz bir sokağa" ya da yüreğinden başka sığınacak yeri olmayan bir "mülteci"ye benzetiyor, "Zaten düşmüşüm, kaldırımlar yatağım olmuş" diyor.
Bunları söylerken öyle sahici ki, yanımızda şarkıları çığlık çığlığa eşlik ederek dinleyen üniversiteli kız aniden gerçekten de Vişnelik'in çamurdan yatağına düşüyor.
Toplayıp götürüyorlar.
Şebnem belki deprem sonrasında acılarını demlendirdiği 2,5 senelik suskunluk döneminde biriktirdiği hüznü notaya döküyor.
"Artık uzun cümleler kuruyor" ve her şarkıda can kırıkları batırıyor dinleyicisinin yüreğine...
Lakin bu hüzün, müziğine yakışıyor.
Sesine de...


can dündar...

Rock'a Gel

Rock’a GEL!


Coca-cola icecekin her mayıs ayında artık gelenek haline geliş olman “soundwave üniversite turu” Türkiye' nin dört bir yanındaki rock sever yaşlısı genci herkesi yine fena halde coşturdu. Şehir şehir üniversite üniversite turlayan bu kusursuz organizasyon her üniveristede adeta festival havası yarattı. Biz basın mensupları da tıpkı geçen yıl olduğu gibi turnenin Konya ayağında Selçuk üniversitesi kampusünde hazır bulunduk. Turnenin yıldızları. Şebnem Ferah, Cem Köksal, Cemin aynı sahneyi paylaştığı yegane ideoli Lynn Turner di işte Nilüferin seyir defterinden Konya..




12 Mayıs Cuma 2006


Sabahın çok ama çok erken bir saatinde sıcak yataklardan kalkış ve havaalanına gidiş nedenini hala anlayamadığımız korkunç bir kalabalıkla mücadele etmek suretiyle check-in yaptırarak uçağa biniş sonra uçuş sonra iniş sonra konyadaki otele geliş…


Faydalı bir koktey!


Mini turumuz sona erdiğinde tur sanatçılarını Cococola içecek kapaklarını biriktirmeleri sonucu seçilmiş 5 talihliyle buluşturma kokteyli başladı. Burada da coco-cola sanatçılarıyla doya doya sohbet etme fırsatı bulduk. Açıkçası Şebo’ nun bu kadar mülayim olduğunu hiç bilmezdim. Onu bir kere daha çok sevdim… hazır fırsatını bulmuşken biraz sohbet ettim..




“Turneyi nasıl buldunuz”


Ben zaten üniversitede sahne almayı çok seviyorum. Bu yüzden bu organizasyona dahil olmak bana çok cezp edici geldi. Ayrıca bu tür bir organizasyonla en başarılı ses ve ışık sistemleriyle, sesimizi sadece büyük şehirlerde değil, doğudaki illerimizde de duyurabiliyoruz..


“Yıllar geçtikçe daha da cool biri haline geldin…Adın hiçbir sansasyona karışmıyor…ve sevimli dozda “ulaşılmaz star” imajını da çiziyorsun. Bunu nasıl başarıyorsun”


Çok teşekkürler. Bu biraz yaşam tarzımla da ilgili, mesela ilk albümden sonra bunu konuşsaydık tam olarak cevap veremeyebilirdim sana. Ama bende kendimi gözlemleme fırsatı buldum. Birincisi kendi parçalarımı kendim yaptığım için bu iş fiziksel olarak da bir süreç istiyor. Buna vakit ayırıldığım zaman da zaten otomatik olarak önunde olamıyorum.




“Duruşunda da var ama bu kalite…”


Ben en çok suna dikkat ediyorum. Sadece müzik yapmaya! Sahneyse sahne, stüdyoysa stüdyo, yapabileceğimin maksimumu neyse onun limitlerini zorlamaya çalışıyorum. Bunlara dikkat edince de sonuç böyle oluyor demek ki.


“Mesela bazen öyle parçalar yapıyorsun ki sözleri ciddi anlamda iddialı oluyor. Örneğin “ Ben şarkımı söylerken” şarkındaki “ içine girdiğin küçük kayan deliği yeni ve büyük bir dünyamı sandın ?” sözünü başkası yazsaydı, büyük tantana olurdu eminim. Ama sen yazınca müzik yapmış oluyorsun. Ben bunu da yine az önce sözünü ettiğim duruşuna bağlıyorum.”


Evet haklısın. Ben söylemek istediklerimi sadece şarkı içinde söylemeyi tercih ediyorum. Sonrasında asla onun bıdı bıdısını yapmıyorum. Hatta bana “ bunu neden yaptınız? U ne anlama geliyor? Demeleri bile çok saçma geliyor. Çünkü insanın kendini çok fazla anlatma çabası içinde olmasını doğru bulmuyorum. Ben kendimi çok yakın bir arkadaşıma bile anlatmaktan haz etmiyorum sonuçta.






“Hazır bu kadar gençlerle içi içeyken sorayım; çağımızın gençlerini nasıl buluyorsun ? “


Üniversiteli gençler hakkında çok şey söyleyebilirim olumlu yönde.. ama ortaokullu ve liseliler tamamen bambaşka bir dünyaya doğdular. Onlar doğduklarında bir çok televizyon kanalı vardı, Internet vardı. Benim gençliğimde ki dönemlerde kıyaslamam bile. Dış kaynaklı müzik vardı günde iki saat sürerdi sadece. Bence bu farklılıklar onların hayatı algılayış biçimlerine fazlasıyla yansımış durumda. Onların durumlarını derinlemesine tetkik edecek kadar sosyoloji bilgim yok ama değişik bir jenerasyon oldukları kesin. Beni zaman endişelendiren tek şey; gelişmelerin pat diye olması. Çünkü yurt dışında öyle değil mesela yavaş yavaş gelişiyor her şey. Bunun sonuçları nasıl olur bilmiyorum. Bunu hep birlikte,i zaman içerinde göreceğiz.


“Cem Köksal ile aynı turnede olmak nasıl?”


Cem zaten benim çok eskiden beri tanıdığım ve sevdiğim bir arkadaşımdı ayrıca yapmak istediği şey üzerindeki kararlığı da beni çok heyecanlandırıyor ve duygulandırıyor. Çok sayı duyuyorum ona ve tüm ekibine.






“Merak ettiğim bir şey saha var. Şahnede şarkı söylerken aklına o atmosfer dışında alakasız bir şey geliyor mu hiç ?”


Komik bir şey olursa geliyor. Mesela o gün bizim ekipten arkadaşlar la şarkıyla ilgili şeyler konuşmuşsak. Atıyorum sözünü değiştirmişsek (ki bizimkiler çok yapıyorlar öyle şeyler) şarkının tam o kısmında o aklıma geliyor ve kendimi tutamayıp güldüğüm olabiliyor. Ama ben şarkı söylerken zaten öylesine konsantre oluyorum ki, baka şeyler düşünebilmem çok zor.


“İzleyenlerden birine kilitlendiğin oluyor mu peki”


Şöyle bir şey var; izleyenler pek bilmezler ama biz sahnedeyken sahne ışıklarından görmemiz çok zor. Ancak seyirciye ışık verildiğinde görebiliri. Dolayısıyla öyle bir kilitlenme durumu olmuyor. Bazen onları göremeden beş şarkı geçiyor, karanlıkta kalıyorlar ve sadece sesleri duyabiliyorum. Hele büyük konser alanlarında hiç göremediğim oluyor. Kulüp konserlerinde veya bar konserlerinde dediğin şey olabilir ama onda da dediğim gibi çok fazla konsantre olduğum için zaten gözümü kapatırım. Gözüm kapalı şarkı söylerim ben.


Veee sahnede şebo….


Joe yaptığı işten öylesine memnun ki. Bir soruya saatlerce cevap verebiliyor. Nefes aldığı bir anı kolladım ve kendisine teşekkür edip sahnenin kenarına şebo’ yu izlemeye koştum. Kotsumu, sesi , şarkıları, performansı muhteşemdi. Şebo’ nun bir de sürprizi vardı: her ilde izleyiciler arasından bir kavalye seçip sahnede dans ediyor. Tüm şebo hayranı erkekler seçilmek için pankartlar açmışlardı. “ son sınıftayım seninle dans için son şans” ibaresiyle açılmış bir pankartın sahibi kazanan oldu şebo da bizim gibi bu dramatik ifade de çok etkilenmiş olacak ki derhal el çabukluğuyla asistanına durumu bildirdi güvenlikler tarafından izleyiciler arasından alınan talihli, sahneye atıldı. Her halde ömrü boyunca unutamaz bu anı !


Non-stop iki saat süren rock ziyafetinde şebo, bir gram enerji kaybı olmaksızın sahneden indi . peeessss! Üzerine de kulis arkasında joe ile bitmek bilmeye bir muhabbete girdi. Tam bu esnada gözler gökyüzündeki havai fişek şölenine çevrildi. Çok yakında olduğu için sanki her biri içimizde patlıyor gibiydi.ve kesinlikle bitmek bilmedi….


Nülüfer KARACIĞAN

Müzik Dergisi Röportajı

Safak: Senin icin söyle bi yorum var. Daha dogrusu son yaptigin albüm icin, ‘Can kiriklari’ albümü icin. Bu belki de senin albümünü ifade edis seklin de olabilir. Rock müzigin türkiye'deki seyirine yön verecek referans bi albüm olma iddiasini tasiyor.

Sebnem: Bu benim iddiam degil tabii yani

Safak: Peki ‘Can kiriklari’ icin türkiye'deki rock müzige yön verecek referans bi albüm diyebilir miyiz?

Sebnem: Ben gercekten iyi bi albüm yapmaya gayret ettim. Yani ben böyle iddiali laflar kendim icin asla hic bi zaman kullanmam. Ben sadece isini iyi yapmaya gayret eden bir müzisyenim. Iyi sarki söylemeye gayret ederim. Iyi parcalar yazmaya calisirim. Hem kisisel olarak böyle cümleler kurmam, haddime degil. Hem de su an böyle bi sey, sonucta müzikle ilgilenen biri olarak belki baska albümlerle ilgili konusabilirim, ama kendi albüm icin, bu albüm icin böyle bi sey söylemenin erken olabilecegini düsünüyorum cok dürüst olmak gerekirse. Ama sunu da gönül rahatligiyla söyleyebilirim, bu iyi bir albüm.

Safak: Bu albümü dinledigimiz zaman Sebnem yanlis is yapmis, bu satmaz denilebilir. Ama o dönemde yaptigin ilk albümde kolay anlasilmamisti ve üzerinden zaman gectikten sonra algilanmisti. Senin albüm yaparken, yani ticari endise yasadigin oluyor mu?

Sebnem: Ya bu isi eger hayatinizda sadece müzisyen olarak, ben yani hayatimi müzisyen olarak yasayacam diyorsan, bu isin sonucta insanlara ulasmasi demek ticaret demek. Ve mutlaka bi noktada bununla dürüstce karsilasiyorsun. Fakat burda benim neyin yönlendirdigi önemli. Ben insanlarin beyenisini tahmin etmeye kalkmadim hic bi zaman, ve kalkmiyorum. Ve bunun benim en büyük artim oldugunu düsünüyorum. Benim tek dikkat ettigim sey iyi yapmak yaptigim seyi. Isinizi iyi yaparsaniz, bu belki bi hafta icerisinde degil, ama uzun vadede her zaman sonucunu alirsiniz. Ve bu güne kadar bundan farkli bi seyle karsilasmadim. Dolayisiyla elbette ki daha fazla insana ulasmasi ilgilendiriyor. Ilgilendirmiyor dersem yalan olur. Fakat bunu hayal ederek yapmiyorum.

Safak: Kariyerindeki en iyi albüm hangisi?

Sebnem: Ilk albümüm cok iyi bi albüm. Ve o zamandan bu zamana baktigim zaman yaptigim albümleri, gercekten her biri de benim icin iyi oldugunu inanmasam zaten insanlarla paylasmakta tereddüt edecegim seyler olurdu. Su anda kariyerimdeki en iyi albümün ‘Can kiriklari’ oldugunu düsünüyorum, her acidan.

Safak: Neden?

Sebnem: Bi kere performans olarak, sirf vokal performans olarak, kendimi cok gelistirdigimi düsünüyorum. Ikincisi söz yazma konusunda kendimi gercekten gelistirmeye cabaliyorum ve elime aldigimda bunun azicik bazen, yani sonucunu gördügüm zaman hosuma gidiyor okudugum zaman. Iyi bi ekiple calisiyorum. Uzun yillardir bi arada tutmaya calistigim, yani seve seve tutmaya calistigim, her birinin müzikal performansina cok saygi duydugum arkadaslarimla beraber calisiyorum.

Safak: Ama niye bi ara ayrildin onlardan?

Sebnem: Kimlerden?

Safak: Prodüksiyon yaparken prodüktörlügünü kendin yaptin.

Sebnem: Yok ben müzikal, sahnede de beraber calistigim arkadaslarimdan söz ediyorum.

Safak: Ha onlardan ayrilmadin tamam.

Sebnem: Kimseden ayrilmadim canim.

Safak: Ama su var. Simdi sen mesela Tarkan Gözübüyük'le, Demir Demirkan'la, Iskender Paydas'la cok basarili bi ilk albüm yaptin ama sonrasinda

Sebnem Ferah: Ikinci albümü de onlarla yaptim.

Safak: Ikinci albümü de onlarla yaptin, ücü ve dördü tek basina yaptin.

Sebnem: Cünkü bu benim kendim icin yasamak istedigim bi müzikal tecrübeydi. Yani gecen o albümü yaptim, artik tamam baska bi yol ariyim degil. Ben biraz daha uzun valideli bakiyorum. Yani bi kere ben sadece sarkici degilim, ayni zamanda bi müzisyenim. Zaten sarki yaptiginiz zaman yaptiginiz seyle ilgili kafanizda cok büyük bi isim olur. bunu estetik acidan da teknik acidan da eger hayata gecirmek icin yeterince zorunlulugunuz varsa zaten prodüktörlük yapmaya deneyebilirsiniz.

Tarkan: Sebnem'in ücüncü ve dördüncü albümlerini ben cok basarili buluyorum. Cünkü az önce de dedigim gibi prodüktörlük, iste müzisyenlik, bunlar stüdyo ortamina girdiginizde cok net bir birinden ayrilan sifatlar degiller. Sebnem neticede bu albümlerin prodüktörlügünü tek basina üstlendi, ama uzun süredir sahnede beraber calistigi ekibiyle birlikte bunlari hazirladilar. Neticede aralarinda bu rol dagilimi yapilirken bi görev paylasimi da yaptilar. Sebnem bu yükün altina tek basina girmedi.

Sebnem: Sonucunu begenmezsiniz, hemen fikir degistirirsiniz. Ben bu isi beceremedim, daha benden profesyonel biriyle calisiyim dersiniz ve onu da secersiniz. Yani bunlar alinmis ve bi daha asla dönülemeyecek kararlar degil. Nitekim iki albümde de prodüktörlük yaptiktan sonra, bunun cok yorucu bi sey oldugunu da fark ettikten sonra, artik dedim ki ben sadece sarki söylemeye ve kendi sarkilarima konsantre olmak istiyorum. Ve bu isi benden cok bin kat daha iyi yapabilecegini inandigim Tarkan'a önerdim. Baska bi albümde baskasini önerebilirim.

Tarkan: Sebnem'in bütün albümleri bana sorarsaniz bir birinden biraz farkli. Cünkü onlarin yapildigi dönem, o dönem icerisindeki kosullar, Sebnem'in o dönemdeki bakisi, görüsü ya da her sekilde hayatin icerisinde yer aldigi prodüksiyon o albümde yansiyor ve bu yüzden de her albüm de farkli bi kompozisyon ortaya cikiyor. Ve bizim beraber yaptigimiz albümler, ilk albüm, ikinci albüm, onlar da bir birinden cok farkli bana göre. Farkli farkli güzellikleri, özellikleri var. Son albümde bizim bi araya gelmemiz, aslinda yine bizim Pentagram'la projelerimizin birazcik sey olmasi, yavaslamisi, grubun bi ölcüde tatilde olmasi, benim bu projeye katilma konusunda istekli olmam ve buna ayiracak zamanim olmasi. Benim bu albümde yapmaya calistigim, onlarin bu sahnedeki kisiligini, yani hem tek tek müzisyenlerin bireysel karakterlerini, hem de bi araya geldiklerinde ortaya cikan o artistik kimligi disardan gözleyip, olabildigince iyi bi sekilde onun fotografini cekmek, onu o cd dedigimiz multimedia ortamina aktarmaya calismak.
Onun calisma yöntemi temel olarak söyledir. Sarkilarini calar, sonra diger herkes ekipde yer alan müzisyenler o sarkiyla ilgili neler yapabilecegini, kendi payina düsen kismi ne sekilde yorumlayabilecegini kendisi düsünürler. Sebnem bana göre her albümde yorumunu bi kat daha gelistiriyor. Yani yaptigi seylerin hep üzerine bi sey ekleyerek geliyor her defasinda. Bu albüm icerik olarak da, teknik olarak da bi sarkicidan, bi yorumcudan bekleyebilecegimiz, her seyden önce bi sarki yazarindan bekleyebilecegimiz bütün gelismeleri bi önceki albümle karsilastirdigimda gösterdigini düsünüyorum. Özellikle hani bazi insanlar müzigi dinlerken bunun farkina varamayabilirler, ama Sebnem’in ses alani cok genistir. Onu teknik olarak cok üstün özellikleri olan bi sarkici. Sebnem’le kayit yaparken isin en zor tarafi bi sarkiyi dört bes kere söyledikten sonra onlar arasindan en iyisinin hangisi olduguna karar vermek.

Sebnem: O kadar bugünü ve bugünün sartlarini düsünerek müzik yaptigimi söyleyemem. Belki kulaga biraz garip geliyor, ama ben daha kendi yasadigim tecrübenin derinligini odaklanan biriyim. Baskalari kadar müzik yapmak bi tarafa, ben ilk önce, her seyden önce, kendimi tatmin etmek icin müzik yapiyorum. Yani ancak bu sekilde kendime saygi duyabilirim. Iyi yaptigimi inanmazsam saygi duyamam.

Safak: Ücüncü ve dördüncü albümlerindeki performansin, prodüktör performansin, sektör icin yeterli miydi yetersiz miydi?

Sebnem: Sektör icin derken neyi kast ediyoruz?

Safak: Yani piyasa kosullari icin. Yani bi albümün basarisi müzikal basarisiyla beraber ticari basariya da getirir.

Sebnem: Elbette.

Safak: Ya da kitlelerin memnun etmeyi de getirir. Yani sen ücüncü ve dördüncü albümlerinde bu anlamda sektörel ve kitlesel memnuniyet saglayabildin mi?

Sebnem: Sagladigimi düsünüyorum, cünkü bunlarin en

Safak: Sonuc olarak saglamis olabilirsin, ama prodüktör tarafindan?

Sebnem: Yani prodüktör olarak bunu nasil degerlendirebiliriz gercekten anlamadim. Ticari basarisindan söz ediyorsak eger basarili oldugunu düsünüyorum, cünkü bunu en iyi test edebileceginiz yer albüm ciktiktan sonra konser yerleridir. Yani insanlar sizin albümünüzü begenmezlerse konserinize de gelmezler, bi sekilde ilgi göstermezler, vs, vs. Ben kariyerimin her hangi bi döneminde böyle bi tecrübe yasamadim. Bi sekilde, elbette albüm, mesela ilk albümüm ondan sonra cikan iki albüme göre daha cok satmistir. Yani bunlar önemli matematiksel verilerdir. Fakat bi albümün potal olarak basarisi bana sorarsaniz insanlarla dinleyecelerle beraber bulustugu andan itibaren olusturdugu biraz ener



Safak: Sebnem ferah prodüktörlük tecrübesini olgunluk dönemindeki albümlere saklamali. Bugün icin profesyonel prodüktörleri tercih etmeli. Bu anlamda Tarkan Gözübüyük dogru bi prodüktör.
Ama dünyaya baktigimiz zaman solistler agirlikli olarak prodüktör mantik icerisinde calistigi kisilerle bi devamlilik sagliyorlar. Benim aslinda almak istedigim, ögrenmek istedigim su, Tarkan Gözübüyük

Sebnem: Ögrenmek istedigin mi almak istedigin mi

Safak: Hem ögrenmek hem almak istedigim Tarkan Gözübüyük, Sebnem Ferah’in kariyerinde ne derece önemli bi adam?

Sebnem: Cok önemli, cok önemli. Yani Tarkan sadece müzikal olarak degil, bunu da hep söylüyorum, insan olarak da etrafindaki iyi seyleri ortaya cikarmayi o kadar iyi becerebilen biri ki, bu cok az rastlanir bi özelliktir. Müzik yaparken bundan faydalanabilmek gercekten cok önemli. Ve öyle bi arkadasim oldugu icin, böyle bi müzisyenle es zamanda yasadigim icin, beraber calisma olasaligim baki oldugu icin her zaman cok memnun olacam.

Tarkan: Prodüktör, iste yapimci, bu tip sifatlar bu albüm kartonetlerine yaziliyor. Fakat biz albüm yaparken böyle üzerlerimize prodüktör, sarkici, iste gitarist diye tisörtler giymiyoruz. Sonucta bir birini anlayan, seven, beraber müzik yapmaktan hoslanan insanlar olarak gidip o anki kosullarda en uygun sekilde o yapimi tamamliyoruz. Tek basima hani prodüktör olarak böyle bi rolü üstlendigim ilk albüm aslinda seydir, Mor ve Ötesi’nin ‘Dünya yalan söylüyor’ albümüdür. En son dönemde Sebnem’in, Mor ve Ötesi’nin albümleri, Teoman’in son albümü, Athena’nin son albümü, ki oldukca cok dikkat cekici bi is oldu bence o da. Öte yandan Sebnem’in daha önceki ilk iki albümü disinda Özlem’in ilk albümünde belli bi sürecte yer almistim.

Safak: Tarkan Gözübüyük rock kulvarinda yeni kusagin bana göre en iyi, en basarili prodüktörlerinden biri.

Sebnem: Ben kiminle calisirsam calisiyim, yani en, dünyadaki en en en sahane akla gelebilecek prodüktörleri sayalim. Kendi malzemeniz iyi olmadigi sürece baskasina cok da güvenmek yerinde olmayabilir. O da basariyi getiremez. Anlatabiliyor muyum derdimi? Yani önemli olan, asil güvenmeniz gereken, asil gelistirmeniz gereken her zaman kendi yapabileceklerinizdir.

Safak: Türkiye’nin ilk kadin rock solisti kim sence?

Sebnem: Yani hic böyle düsünmemistim acikcasi, kim birinci ilk bu isi yapmaya basladi diye Benden mutlaka yasi daha büyük, daha önceden de yapmis olanlar vardir. Ama benim sahsen buna bakis acim, zaten ben kendi isimi inandigim ve iyi yaptigimi düsündügüm sekilde yaptigim sürece, ister onuncu sarkici olayim, ister birinci ilk rock sarkicisi olayim Cok bi sey fark etmez diye düsünüyorum.

Safak: Bi rock prodüksiyonu yapmak gercek anlamda türkiye’nin ilk rock solisti olmak demek olabilir mi sence?

Sebnem: Olabilir, yani bakis acisi.

Safak: Sence?

Sebnem: Bence rock sarkisi söylüyorsaniz rock sarkicisinizdir. Yani alatabiliyor muyum? Barda program da yapiyor olabilirsiniz. Öyle bi albüm de yapiyor olabilirsiniz. Benim ilk albüm buna gayet iyi bi örnektir, cünkü prodüksiyonuyla da bi rock albümüdür. Ben de uzun yillardir zaten rock müzik yapiyorum. Ama benim birden bire buna cevap veremiyesimin sebebi, yani Seyyal Taner de zamaninda rock söyledigi olmustur. Zerrin Özer’in de böyle calismalari vardir. Ben daha cok benden önceki büyüklerime aslinda saygisizlik etmek istemedigim icin hemen cevap veremedim.


Safak: Yine oturdugun yerden gayet mütevazi bi tablo ciziyorsun. Iyi, güzel, tamam.

Sebnem: Tablo cizmiyorum.

Safak: Peki tablo cizme Ama mütevazisin. Ama durdugun yerden baktiginda ya Türkiye’de bu kulvarda benden daha iyi yok dedigin olmuyor mu?

Sebnem: Yani belki sana enteresan

Safak: Dürüst bi sekilde söyler misin?

Sebnem: Cok dürüst konusuyorum. Benim meseleye yaklasimim bu degil.

Safak: Ama hayir simdi ben iyiyim, ben en iyiyim, ben en büyügüm anlaminda demiyorum bunu. Ben rock kulvarinda bi is yapiyorum ve gercekten de en iyisi benim dedigin olmuyor mu?

Sebnem: Böyle, bu benim icin önemli bi sey. Yani böyle olmasina gayret edebilirim. Ama ben kendini ben cok iyiyim, bu isi de en iyi ben yapiyorum seklinde besleyen biri degilim. Gercekten. Yani benden daha iyi olmasin diye elimden geleni yaparim

Safak: Ha yapiyor musun Napiyorsun peki bunun icin?

Sebnem: Cok calisiyorum. Disiplinli bi sarkici oldugumu düsünüyorum. Yani sadece dogustan barindirdiginiz yetenekler iyi bi sarkici olmaniz anlamina gelmiyor. Sarkici olup albüm yapmaya basladiktan sonra, isin bütününe baktiginiz zaman, basarili bi sarkici cümlesinin kendi icinde barindirdigi aslinda cok fazla kriter var.


Safak: Ama yine de Özlem Tekin’le, Pamela Spence’le, ondan sonra Asli’yla, onlar da kendi kulvarinda rock sarkilar da yorumluyorlar. Onlarla da yine bi farkliligin var senin ki, sebnem ferah’sin, kendi müzikal anlayisin var. Sen sektöre baktigin zaman, senin farkin ne?

Sebnem: Ben bunun matematiksel bi formülü var mi yok mu bilmiyorum. Yani birini farkli kilmak nasil olur bilmiyorum. Ama ben kendimi gelistirmeye calisiyorum. Ve bunun da yaptigim ise olumlu etkiliyor oldugunu düsünüyorum. Ama kendi yapacagim her hangi bi degerlendirmenin subjektif olmaktan öteye de gidemeyecegini de düsünüyorum. Zaten de, demin de söyledigim gibi, bu gercekten benim inanarak söyledigim bi sey, bakis acim o degil. Yani ben cok kendi icinde bi takim degerlendirmeler yapan biriyim. Etrafimdaki sartlarin tamami sekil degistirebilir. Ben yapmak istedigim seyden vazgecmem.

Safak: Volvox grubunda birlikte müzik yapan Özlem Tekin ve Sebnem Ferah ikilisi arasinda ilk rock albümü yapan Özlem Tekin olmustu. Hatirliyorum, Özlem Tekin’in ilk albümü icin o dönemlerde alternatif pop albümü yorumu yapilmisti.
Özlem Tekin’i basarili buluyor musun?

Sebnem: Özlem Tekin’i bi sarkici olarak kesinlikle cok basarili buluyorum.

Safak: Tabii isin öbür tarafinda bi de tabii sözler var, besteler var. O anlamda nasil buluyorsun?

Sebnem: O, yani ben Özlem’i yakin tanidigim icin, gecmiste beraber calistigim icin, Özlem’in istemedigi ve kendi icin uygun görmedigi hic bi seyi yapmayacagini biliyorum. Dolayisiyla yaptigi her seyi kendi dogru buldugu icin yapiyordur diyorum. Ve bundan daha fazlasini da söyleyemem, cünkü hani kendi icinde ne hissettigini ancak o bilir. Ama ben genel olarak baktigimda son derece basarili buluyorum, cünkü her seyden önce iyi bi sarkici. Yani sadece bu bile benim icin saygi duymam icin yeterli.

Safak: Sen bi rock solistisin, iyi bi sarkicisin. Magazinel anlamda hic bi durusa gerek yok sende. Cünkü magazinel durus senin ekmegine yag sürmez. Sana müzikal katkida, popülerligini de katkida bulunmaz. Ama ‘Kelimeler yetmez’ diye, ‘Kelimeler yetse’ albümünde yazmis oldugun sözler cidden saglam sözler, her zaman oldugu gibi. Aktüel magazinel boyutu bi noktada Sebnem Ferah’i sarkici kimligin disinda baska bi yere de getirdi medyada. Bundan rahatsizlik duymus muydun?

Sebnem: Simdi öyle bi noktaya getirdigini düsünmüyorum. Getirmis olsaydi ben hala onun izlerini yasiyor olurdum. Oysa ki ben hala sadece sarkiciyim, yani sadece isimi yapiyorum. Onun disinda baska bi seyle karsilasmiyorum. Ama o dönem bu konumunun basinda söyledigi sekilde yer aldigini ben de hatirliyorum. O dönem benim iki secenegim vardi. Ya bu böyle bi seyi olusturabilir diye varsayimlardan yola cikarak, söylemek istedigim seyleri kendi icimde dahi sansürleyerek, benim cok da sicak bulmadigim bi yol secerek sarki sözü yazabilirdim, cok gercekci bulmadigim bi sekilde. Ya da icimden ne geliyorsa yapip bunun sonuclarini katlanabilirdim. Ben albüm, ilk albümü cikardigim ilk günden beri diyorum ki her zaman, ve hala söylemeye gayret ediyorum, söylüyorum da, ben hep icimden geleni yapacam, calicam, söyleyecem ve bunun sonuclarini da olumlu ya da olumsuz adapte olmaya gayret edecem. O dönem yasadiklarim ben kendimce cok dürüst davrandigimi düsünüyorum. Kaldi ki magazinel bi kisilik sergilemek aslinda baska türlü bi karakterdir. Yani ben öyle yasayanlara karsi her hangi bi ön yargim ya da fikrim yok. Ama baska bi hayat ritmi o. Ben onun icine hic bi zaman dahil olmadim. Yani bi albüm yaptim, onun icindeki sözler bi sekilde öyle bulundu ve üzerinde konusuldu. Ama gecti gitti.

Safak: En büyük sarkin hangisi?

Sebnem: En büyük ne demek, yani en basarili mi ya da en

Safak En büyük yani, büyük, büyük büyüktür yani.

Sebnem: Sevdigim, en sevdigim sarkilar var. Yani benim bendeki etkisiyle insanlarin üzerindeki etkisi ayni olmayabilir. Ilk albümden sayarak geliyim o halde.

Safak: O zaman önce ben sana en sevdigim sarkimi söyleyim mi, ‘Bu ask fazla sana’.

Sebnem: Onu söyleyecektim zaten

Safak: ‘Bu ask fazla sana’ bence senin kariyerin en güzel sarkisi.

Sebnem: Tesekkür ederim

Safak: Sence hangisi?

Sebnem: Ben her albümde farkli farkli oldugunu düsünüyorum. Ilk albümde o ikisini sayabilirim, ‘Yagmurlar’ ve ‘Bu ask fazla sana’. Ücüncü albümde ‘Sigara’nin özel bi sarki oldugunu düsünüyorum.

Safak: Cok güzel bi sarki.

Sebnem: Dördüncü albümde ‘Dans pisti’ diye bi sarkim var. Onun cok iyi bi sarki oldugunu düsünüyorum.

Safak: Kimse farkina varmadi

Sebnem: Arada sirada konserlere gelmelisin bence

Safak: Geldim, ben en son izledim seni. Yapma simdi

Sebnem: Klip yapmadik ona

Safak: Bu sezon seni izledim yani. Haksizlik etme bana

Sebnem: Ilk cikis parcasi, ben ‘Sarkimi söylerken’in de iyi bi sarki oldugunu düsünüyorum. Bu albüm de ise ayirt etmekte henüz zorlaniyorum. Yani biraz zaman gecmesi gerekiyor üstünden. Ama zaten ben bi albümü uzun bi sarki gibi düsünüyorum, yani

Safak: ‘Can kiriklari’ icin büyük bi sarki diyebiliriz.

Sebnem: ‘Can kiriklari’ gercekten bugüne kadar beni en heyecanlandiran, baska bi yere koydugum parcalardan biri. Kolay kolay bu albüm benim en iyi albümdür bence demezdim.

Safak: Bi sarki sözü yazari olarak Türk rock arenasina söyle bi baktigimiz zaman Sebnem Ferah’in durusunu nasil degerlendiriyorsun? Yani kalemi nasil?

Sebnem: Ben iyi bi sarkiciyim, onu biliyorum. Ama sarki sözü buna benim ek olarak sürdürdügüm bi sey yazmak. Dolayisiyla o benim cok iddiali konusmayi, zaten her hangi bi alanda öyle konusmayi sevmiyorum ama kendimi gercekten gelistirmeye calistigim ve insanlara dinleyecekleri bi sey sunacaksam sicak, her türlü duygularini eslik edebilecegimi inandigim, biraz kendi bakis acimi yansitabilecegim seyleri sunmayi ve bunu estetik bi dilde sunmayi seviyorum. Öyle bi özgürlügüm olmasini seviyorum.

Safak: Peki begendigin söz yazarlari var mi kendi arenanda?

Sebnem: Genel olarak müzik icerisinde var. Yani Türkiye’de üretilen müzikler icerisinde bi sürü isimin sarki sözlerini begeniyorum. Mazhar Alansonun’un sarki sözlerini cok begeniyorum. Sezen Aksu’nun sarki sözlerini cok begeniyorum. Cok güclü ve derin oldugunu düsünüyorum. Mor ve Ötesi’nin sarki sözlerinin gayet güzel oldugunu düsünüyorum, kendi arenamdan örnek vermek gerekirse.

Safak: Teoman’in sarki sözlerini nasil buluyorsun?

Sebnem: Teoman’in, nasil unuttum. Cok begeniyorum. Gercekten cok yetenekli bi söz yazari oldugunu düsünüyorum.

Safak: Begendigin söz yazarlarinin sarkilarini albümlerinde okumayi tercih eder misin?

Sebnem: Edebilirim, yani gercekten elime aldigimda, daha dogrusu melodiyle bütünlesmesi beni ikna ederse, benim aslinda söyle bi yaklasim yok yani, ben her seyi kendim yapmaliyim, her seyi de kendim yapip bitirmeliyim. Böyle bi seye inandigim icin kendim yapmiyorum sözlerimi. Ben yani, inandigim seyi sarki söylerken, kimi zaman ciglik cigliga, kimi zaman fisildayarak söylemeyi daha dogru biliyorum. Dolayisiyla bu duyguyu bana bi sarki sözü yasatirsa neden olmasin?

Safak: Peki ‘En güzel hikayem’ ya da ‘Iki yabanci’ bunu sana yasatti mi?

Sebnem: Ikisi de gercekten cok severek, hatta onlarin arkasindan filmi icin söyledigim ‘Gönülcelen’i de cok severek söyledim. Müzigi de hic bana ait olmamasina ragmen. Bu üc sarkinin müziginde de benim bi payim yok.

Safak: Bence de bi Teoman sarkisi albümünde okuman aslinda fena da olmaz.

Sebnem: Bilmem, ilerde belki olur

Safak: Peki Türkiye cografyasinda basarilisin, güzel, hos. Yetiyor mu sana?

Sebnem: Isterdim ve isterdim ve istiyorum daha uluslararasi, yani gercekten uluslararasi kimlige sahip bi sarkici olmayi isterim.


Safak: Olabilir misin?

Sebnem: Bununla ilgili donanima dahil ve yetenige dahil gerektirdikleri barindirdigimi düsünüyorum. Ama aslinda sen de gayet iyi biliyorsun ki, bu sadece senin, yani sarkicinin kendisiyle igili bi sey degil. Ülkenin dünya endüstrüsinin neresinde, hangi ayaginda durduguyla da cok alakali.

Picus Dergisi

Rock müziğin kendi özgü seslerinden Şebnem Ferah, adını Karin Karakaşlı'nın bir öykü kitabından esinlenerek koyduğu yeni albümü Can Kırıkları'nda yine kendi içinde cesur gezintilere çıkıyor ve bulduklarını, keşfettiklerini hikayeleştirerek dinleyiciyle paylaşıyor. Sanatçıyla, müziğini yaşayış biçimi ve albümü üzerine bir söyleşi yaptık...


80'lerin sonunda VolvoX'la başlayan müzik yolculuğunuzda, son albümünüz Can Kırıklşarı'nı nereye koyuyorsunuz?

Müzik, devamlı öğrenmeyi ve kendini geliştirmeyi gerektiren bir alan. O zamanlarda tek düşündüğüm şey iyi bir müzisyen olmaktı, bugün de öyle... Benim için her albüm, içinde bulunduğum dönemsel gelişmelerin hem teknik, hem de duygusal yansımalarını paylaşabileceğim bir platform aslında. Hatta bazen her şeyi sığdıramayabilirsiniz bile. Dolasıyla bu uzun ve hiç bitmeyecek bir yolculuk. Ama beni mutlu eden, yaşadığım tüm değişiklikleri dengeleri bozmadan yaşamam, her basamağa basmam... Müzikle içiçe olalı neredeyse 20 yıl oldu ve her albüm gibi Can Kırıkları da tüm bu zaman içinde yaşadığım gelişmeleri barındıran bir albüm.




Underground, protest bir tür olan rock müziğin ülkemizde özellikle son bir kaç yıldır doğasına aykırı bir biçimde popülerleşmesi konusunda ne düşünüyorsunuz? Sizce bu popülerleşme gelip geçici bir heves mi, yoksa günümüz Türkiye'sinde yerleşik bir rock kültüründen söz edebilir miyiz?

Bir şeyi değerlendirirken sadece çıkış noktasından hareketle değil, geçirdiği tüm değişiklikleri de idrak ederek değerlendirmek çok daha gerçekçi olur. Rock müziği, yalnızca Türkiye'de değil, dünyada da böyle bir söylemle ortaya çıkmış olsa da son 30-40 yılın en popüler müzik türlerinden biri haline geldi. Büyük müzik şirketleri belki de en büyük ticari başarıları, yıllardır müzik yapan rock grupları sayesinde elde etti. Dolayısıyla ülkemizdeki gelişmeleri "doğasına aykırı" bulmuyorum. Ama bu gelişmelerin ve değişikliklerin ne kadar "gerçek" olduğunu değerlendirebilmemiz için aradan biraz zaman geçmesi gerekir. Çünkü ülkemizde, özellikle müziğe dair her şey hızlı tüketilir. Glip geçici rüzgar mıdır yoksa "iklim" olabilecek midir, zamanla hep beraber göreceğiz.


TV'deki bir konuşmanızda dinleyicinin zekasını küçümsememek gerektiğini söylemiştiniz. Bir albüm hazırlarken dinleyiciyi ne kadar ve hangi aşamada hesaba katıyorsunuz? Onlarla olan iletişimiz müzik ile ilgili ilişkinizi nasıl etkiliyor?

Genellikle alışılandan daha uzun ve tekrar etmeyen şarkı sözleri yazdığımı söyleyerek, bunun yaptığım müzik algılanmasında bir zorluk oluşturup oluturmayacağını sormuşlardı. Demin andığınız cümleyi bunun üzerine kurmuştum. Çünkü müzik yaparken her aşamasında insanarın alışkın oldukları şeylere sırtımı yaslamayı değil, kendi önerilerimi hayata geçirebilmeyi daha dürüstçe ve doğru buluyorum. Dinleyicilerin de bu noktada tahmin edilenden çok daha geniş bir bakış açısına sahip olduklarını yıllardır görüyorum. Müzik üretirken nasıl tepki alacağımı düşünmüyorum; çünkü öyle zamanlarda yaptığım başlıca şey, müzik yapmak. Yapıp da albümde yer vermediğim ya da albüm haline getirmediğim bir sürü çalışmam da oluyor. Asıl önem verdiğim üretirken kendi becerilerimi ve yaşadığım değişiklikleri, gelişmeleri farkında olmadan da olsa yansıtabileceğim çalışmalar yapmak, duygularımı ifade etmek... Dinleyicilerin beklentileri elbette önemli ama bunu düşünerek veya tahmin etmeye çalışarak asla müzik yapamazsınız; daha doğrusu yapsanız da yapay olur. Bende yaptığım işi en iyi şekilde yapmaya çalışıp sonradan olacakları hep beraber izlemeyi tercih ediyorum, böylesi daha doğal oluyor. Ama iyi bir kayıt, iyi bir mix, uluslararası standartlarda kaliteye dair her şey elbette bütün bu resmin toplamının iyi olmasının arzu ettiğim için önem verdiğim unsurlar. Stüdyo öncesinde ve stüdyodayken sadece yapmaya niyetli olduğum şeyi en iyi şekilde yapmaya gayret ediyorum ama bundan fazlasını tahmin etmeye kalkışırsak, aslında hata yapıyor oluruz, diye düşünüyorum.


Albümünüz Karin Krakaşlı'nın bir öykü kitabıyla aynı adı taşıyor. O şarkının oluşum sürecinden bahseder misiniz? Her metnin kendi içinde bir ritmi ve melodisi, her şarkının da bir hikayesi olduğunu düşünürsek, edebiyatla müzik arasındaki ilişki konusunda neler söylenebilir?

O kitabı bana 'Kelimeler Yetse' albümümden sonra yazarı Karin Karakaşlı armağan olarak göndermişti. Kitabı elime alır almaz isminden o kadar etkilendim ve duygulandım ki, parça kaba hatlarıyla kafamda çalmaya başladı. Bu albüm için yaptığım ilk şarkı da 'Can Kırıkları' dır. Tüm sanat dalları arasında hem çok büyük bir etkileşim, hem de sürekli birbirini tetikleyen organik bir bağ var, diye düşünüyorum; çünkü çok büyük ve binyıllardır değişmeyen bir ortak paydaları var. Müzik de, edebiyat da,resim de, sinema da insana özgü, benzer içeriklerin farklı biçimleridir. Aralarında aşk gibi kendiliğinden ortaya çıkmış güçlü bir duygu ve düşünce bağı var her şeyden önce. Sonuçta yaşadıklarımız çok değişik gibi görünse de aslında değil, belki de; sadece ifade biçimlerimiz birbirinden farklı. Bunları da en estetik şekilde yansıtabildiğimiz alanlar bunlar; arada güçlü bir bağ olması hem çok kıymetli, hem de çok heyecan verici bence.


Kendi şarkılarını yazan bir müzisyensiniz. Şarkı sözünü edebi bir tür olarak görüyor musunuz? Şiire ne derece yakın, ne derece yakın buluyorsunuz?

Şiire benzeyen pek çok tarafı olmakla birlikte, şarkı sözü yazarken bağlı kalmak zorunda olduğunuz daha çok kural var; çünkü sonuçta o sözler bir melodiyle bütünleşmek ve bütünleşmiş haliyle de hoş olmak zorunda. Yani ben şarkı sözlerini tek başına değerlendirmek yerine melodi hattını sözlerle değerlendirmeyi daha uygun buluyorum. Bu bir taraftan kısıtlayıcı gibi gözükse de, diğer taraftan melodi de barındırdığı için aslında bana kısıtlayıcı gelmiyor. Ama şunu söyleyebilirim: sadece şiir yazacak olduğumda daha farklı bir çalışma içinde buluyorum kendimi. Şarkı sözü ise başlı başına bir çalışmadan çok, bir bütünün önemli bir parçasıdır, her şarkı sözü, okuduğunuzda size aynı derinliği ifade etmeyebilir, etmesi için en büyük arkadaşı melodisi olacaktır. Şiir ise böyle değil; şiir, tek başınadır.


Şarkıların klipleriyle hatırlandığı bir dönemde, görsellikle müzik, bir başka deyişle biçimle içerik arasındaki denge konusunda ne düşünüyorsunuz? Bir müzisyen olarak sizin için dış görünüş ne kadar önem taşıyor?

Müziğin kendi içinde barındırdığı en büyük düşmanlardan biri,bence görsellik. İnsanların görsel hafızaları çok daha kuvvetli olduğu için, bu daha hızlı bir tüketim sürecini de beraberinde getiriyor. Hayal gücüne hiç gerek kalmıyor, küçük bir film izler gibi izliyoruz. Şarkıyı sevmediği halde o şarkının klibinden etkilenip şarkıyı dinleyen seyirciler olabiliyor. Bu çok uzun bir konu ve benim fikirlerim de gelgitler barındırıyor. Ama şahsen video geleneği yaygınlaşıp bu sektörün bir parçası haline geldiğinden beri müziğin yara aldığını da düşünmüyor değilim. Dediğim gibi, uzun uzun tartışılabilecek bir konu; çünkü olumlutarafları da var. Galiba ben müziğin sadece 'DiNLeNMeSiNi', kalbimizde sadece hayal gücümüzle yer almasını seviyorum. Bu arada, yaptığınız şeyin içeriği zayıfsa, onu görsellikle güçlendirmenin uzun vadede hiç bir faydası olacağına da inanmıyorum. Belki sadece kısa günün karına hizmet edebilir; bu da benim uzak olduğum bir şey. Bir şarkıcı olarak önemli olanın görünüş değil, yetenek ve donanım olduğunu düşünüyorum. Temiz ve bakımlı olmak elbette önemlidir ama o noktadan sonra artık gerisi kişisel zevk, rahatlık gibi konularla alakalıdır. Ayrıca işini iyi yapan herkes bana görsel olarak da çok etkileyici gelir; alışılagelmiş görsel klişelerden çok uzak olsa bile...


Şarkılarınızda tek başınalık duygusu oldukça ağır basıyor. Aşkı tek başına yaşamak, kalabalıkta tek başına olmak... Yalnızlık teması bu denli ilgi duymanızın sebebi nedir?

Çünkü yalnızız. Yalnız doğuyoruz, yalnız ölüyoruz. Bu konuya ilgi duymaktan ziyade, bir çok şeyin tek tek bireylerin bilincine daha kolay hitab edeceğine inanıyorum. Kastettiğim yalnızlık, olumsuz bir yalnızlık değil aslında. İnsanın kendi kendisini algılayabilmesi her şeyi çok kolaylaştırıyor, kolaylıkla kendinizi başkasının yerine koyabiliyorsunuz; ki bu, toplum olarak eksikliğini en fazla duyduğumuz eksikliklerden biri bence. Kendinize saygı duymuyorsanız, başkasına da duymuyorsunuzdur. Yani bencil ya da karamsar bir yalnızlıktan çok, sebep-sonuç ilişkileri dahilinde yalnızlığın ifade edilişiyle ilgileniyorum, daha doğrusu bunu algılamaya çalışıyorum.